egitimsen

egitimsen

İşçi Sınıfının, ezilenlerin bir araya geldiğinde tarihin akışına nasıl yön verdiğinin ve sermayenin korkulu rüyası olduğunun en somut örneklerinden olan 15-16 Haziran 1970 direnişi Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihinin de en önemli dönüm noktalarındandır.

Aradan 50 yıl geçmesine rağmen, 15–16 Haziran direnişinin bugün hala hatırlanıyor olmasının başlıca nedenlerinden biri de sendikal haklara, temel hak ve özgürlüklere yönelik olarak gerçekleştirilen saldırılara karşı sendikalı, sendikasız tüm emekçilerin toplumsal muhalefet bileşenleriyle birlikte ortak mücadele hattını benimsemesi ve hayata geçirmesi halinde ne kadar önemli kazanımların elde edilebildiğini göstermesidir.

15-16 Haziran, üretimden gelen gücün en etkin şekilde kullanılmasının nadir örneklerinden biridir. 15-16 Haziran üretimden gelen gücün etkin ve yaygın biçimde kullanılması durumunda sermayenin saldırılarının nasıl püskürtüleceğini deneyimleyerek bizlere göstermiştir. Kıdem tazminatına Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi adı altında el konulması girişimlerinin hız kazandığı bugünlerde 15-16 Haziran direnişinin bu niteliği bir kez daha bu saldırılara karşı ne yapılması gerektiğini net olarak işaret etmektedir.

Dünyada ve ülkemizde emekçilerin, işçi sınıfının karşı karşıya kaldığı saldırılar değişmemiş, özellikle salgın süreciyle birlikte daha da çeşitlenerek ve derinleşerek artmıştır.  İşçiler, emekçiler “çarklar dönsün” denilerek salgınla ya da açlıkla ölüm seçenekleriyle karşı karşıya bırakılmıştır.

1970 yılında direngen işçi örgütlülüğünü geriletmek, etkisizleştirmek için yasal düzenleme yapan zihniyet bugün de yeni barajlarla, grev yasaklarıyla, işçiler lehine olan toplu sözleşme hükümlerinin ertelenmesi kararıyla, esnek çalışmanın kalıcı hale getirilmesi girişimleriyle, toplu ve tek tek işten çıkarmalarla, ücretsiz izin dayatmalarıyla, işsizlik fonunun yağmalanmasıyla, sürgün, gözaltı/tutuklama, mobbing gibi yönelimlerle muhalif sendikal örgütlenmelerin tasfiyesini hedefleyen her türlü baskı ve engellemeyle yine iktidardadır.

Dünyanın birçok ülkesinde ve ülkemizde sağcı, gerici, otoriter faşizan iktidarlar salgın sonrası modern kölelik koşullarını yaratarak dünyayı tümüyle şirketlerin yağma alanı haline getirmeyi hedeflemektedir. Ülkemizde yandaş sermaye temsilcilerinden MÜSİAD ve MESS’in hayata geçirmek istediği ‘izole üretim üsleri’ ve ‘elektronik kelepçe’ projeleri bunun açık örneklerindendir.

Emekçiler ne ilk kez ne de son kez bu tür saldırılarla karşılaşıyorlar. Emekçiler tüm saldırılara karşı koyacak 15-16 Haziran gibi tarihsel mirasa, gelecek güzel günlere dair inanç ve umuda sahiptirler. Bu inanç ve kararlılıkla sermayenin saldırıları 15-16 Haziran direnişinin de temel ilkesi olan birleşik ve ortak mücadele ile elbette durdurulacak, püskürtülecektir.

KESK olarak; sermayenin neo liberal taarruzuna rağmen 15-16 Haziran mirası, bilinci ve yol göstericiliğiyle; özgür, eşit, laik, barış içinde bir arada bir yaşam ve güvenceli ve güvenli bir çalışma hayatı için mücadelemizi kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğiz.

Sendikal örgütlenmenin önüne engel konulmasına, yandaş sendikal örgütlenmelerin devlet himayesine alınmasına, örgütsüzlük dayatmasına, grev hakkı kısıtlamasına karşı on binlerce işçinin ortaya koyduğu mücadeleci tutum, inanç, cesaret ve kararlılık 50. Yılında da önümüzü aydınlatmaya devam ediyor. Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihine altın harflerle yazılan 15-16 Haziran 1970 Direnişini, 50. yıldönümünde bir kez daha coşkuyla selamlıyoruz.

YÜRÜTME KURULU

KESK’Lİ ve KHK’lı OLMAK LİNÇ EDİLMEK DEMEK DEĞİLDİR.        

Değerli basın, değerli kurum temsilcileri;

21 Mayıs 2020 tarihinde, Adana’da bir radyo programına katılan Zeki Kızılkaya CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın görevden alınarak yerine kayyum atanabileceği yönünde açıklamalar yapması, Karalar'ın Güven Boğa ile görüştüğünü öne sürüp bunu gerekçe göstererek "Adana'nın 'kayyum atanan bir şehir olarak anılmaması için Karalar'ın ayağını denk alması lazım’ açıklamasında bulunmuş ve Karalar’a bunu bir ön uyarı olarak anlamasını istemiştir.

Kızılkaya’nın kimden ne şekilde aldığı belli olmayan dayanaksız bilgiler doğrultusunda iddialarda bulunması ve bu doğrultuda açıklamalar yapması kabul edilebilir bir durum değildir.

Ama Tüm Bel-Sen üyesi olan ve tüm çalışmaları legal olan, sendikal hak ve özgürlükler mücadelesinin, barış ve demokrasi mücadelesinin bir unsuru olan Güven Boğa’nın hedef haline gelmesine neden olacak ithamlarda bulunması kabul edilemez. Bu suçtur ve bu gazetecilik etiği ile uyuşabilecek bir davranış değildir.

Güven Boğa’yı suçlu gibi göstermek, Zeydan Karalar’ın aldığı oy üzerinden Türkiye’de üçüncü parti konumunda ki HDP’yi potansiyel tehlike olarak açıklamak görmezden gelinebilecek bir saldırı değildir.

Gazetecilik, hakikatin peşinde olmaktır, hakikatleri karartarak kariyer sahibi olmak değildir.

Gazetecilik; güncel olayları, konuları, gelişmeleri, kişiler hakkındaki bilgileri tarafsızca yapma, kamusal sorumluluk taşıma, halkın gerçek haber alma hakkı ve gerçekleri öğrenme hakkı gibi basın etiği ilkelerine uygun davranmaktır.

Sendikamız üyesi, Güven BOĞA hakkında mesnetsiz, hukuksuz ve kişilik haklarına yönelik yapılan bu saldırı niteliğindeki açıklamalar, bu şahsın mesleki açıdan varsa kaybolan prestijini bırakın yeniden kazanmasını, bir daha geri gelmeyecek biçimde yitirmesi anlamına gelmektedir.

Adalet, Demokrasi, kişi hak ve hürriyeti gibi anayasal kavramlardan da bihaber olduğu ve hukuksuzluğu meşrulaştırmak istediği ortadadır.

Çünkü radyo da ki konuşması ve ardından gelen tepkiler üzerine kendini savunmak için AİHM kararlarına sığınarak verdiği yanıtlar tamamen soyut ve gerçeklerden uzaktır.

Çünkü gazeteci, DEMOKRASİYİ, Adaleti, Hukuku savunur. Muhalif de olabilir, âmâ gerçeğin yanında olmak zorundadır.

Güven BOĞA’ ve on binlerce KHK ile mesleğinden, işinden, aşından, ekmeğinden edilmiş kamu emekçilerinin durumuna sevinmek, onları yalnızlaştırmak, ötekileştirmek ve bunu meşrulaştırma çabası gayri insani bir davranıştır. On binlerce hukuksuzluğa uğramış mağdurun ahını almak demektir, KHK’yı sıradan Hukuki bir işlem olarak görmek demektir ki bu da tam bir cehalettir.

KHK ile yapılan ihraç bir suçun sonucunda oluşmuş bir işlem olarak algılanamaz, bu konudaki sonucu ortaya çıkaracak olan tek merci Yargı’dır.

Değerli basın, değerli katılımcılar;

Radyo konuşmasında ki asılsız iddialara dönük 27 Mayıs 2020 Çarşamba yani bugün, Saat: 11.30’da Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunduk. Başvuru numarası 2020/26550’dir.

Savcılığa verilen dilekçede suç olarak talep edilen cezalar ise şunlardır: “TCK m.267 İftira, TCK m.125 Hakaret, TCK m. 271 Suç Uydurma, TCK m.216 Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama, Cumhuriyet Savcılığı tarafından takdir edilecek diğer suçlar.” Olarak açıklanmıştır.

Değerli katılımcılar;                                  

Halkın seçme ve seçilme hakkının yok sayılması anlamına gelen kayyum atamalarının biz yerel yönetim emekçilerine de baskı, zulüm ve sömürüden başka bir şey getirmediğini bugüne kadar kayyum atanan tüm belediyelerde somut olarak yaşadığımız için çok iyi biliyoruz.

Kuruluşundan bu yana yerel yönetimlerin merkezi iktidar karşısında demokrasi kaleleri olması gerektiğini savunan KESK ve TÜM BEL SEN içinde bulunduğumuz bu salgın günlerinde halk sağlığı ve insanca yaşam için ne kadar önemli olduğu çok daha net görülen yerel yönetimlerin kayyum atamaları veya yasaklamalarla hizmet üretemez kılınması ve halktan koparılması girişimlerini akıl ve bilim dışı olmasının yanında demokrasiye ve hukuka aykırı buluyoruz.

Ve iktidarı bir kez daha, halkımızın demokrasiye olan inancına darbe vurarak ülkemizi geri dönülmez bir kaosa sürükleyen bu uygulamalardan vazgeçmeye; kayyım hukuksuzluklarına ve yerel yönetimleri hizmet üretemez hale dönüştürme girişimlerine son vermeye ve seçilmiş belediye eş başkanlarını görevlerine iade etmeye çağırıyoruz.

27.05.2020

KESK ADANA ŞUBELER PLATFORMU adına

Dönem Sözcüsü

Tüm Bel-Sen Adana Şube Başkanı

Mehmet ÇELİK

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı başlattığı, emperyalistler tarafından işgal edilmiş bir ülkeyi esaretten kurtarmak için atılan ilk adımın tarihi olan 19 Mayıs 1919’un üzerinden 101 yıl geçti. Türkiye halklarının emperyalizme karşı mücadelesinin en önemli simgelerinden birisi olan 19 Mayıs’ın Türkiye gençliğine ‘Gençlik ve Spor Bayramı’ olarak armağan edilmiş olması anlamlı olsa da, Türkiye’de gençlerin eğitim ve çalışma koşulları  başta olmak üzere ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğu bilinmektedir. En önemli olan sorun ise, gençlerin kendi yaşamları ile ilgili alınan kararlara etki edememesi, karar süreçlerine dahil edilmemesidir.

Bu yıl 19 Mayıs’ı salgın koşullarında karşılıyoruz. Gençler, yaşamları açısından oldukça önemli ve belirleyici olan iki sınava, salgının sağlıkları ile ilgili oluşturduğu riske rağmen girmek durumunda kalacaklar. Gençlerin, eğitimcilerin ve bilim insanlarının tüm talep, eleştiri ve uyarılarına rağmen Haziran ayı içerinde yapılacak olan sınavlar ertelenmedi. Sınavlar ile ilgili yaşananlar, gençliğe verilen değer ve gençlerin düşüncelerinin önemsenmesi açısından oldukça anlamlı olumsuz bir örnek oluşturmaktadır. Henüz zaman varken, henüz çok geç değilken gençlerin sesinin duyulması ve sınavların salgın bitene dek ertelenmesi gerekmektedir.

Bugüne kadar gençliğin sorunlarını çözmek için adım atmayanların, gençlerin sorunlarına yönelik çözümleri olmayanların en büyük marifeti sorunları görmezden gelmek, yok saymak olmuştur. Bu tutum, elbette gençliğin sorunlarını ve karşı karşıya oldukları tehlikeleri ortadan kaldırmamaktadır.

19 Mayıs her ne kadar yıllardır gençlere,  genç kuşaklara övgüler dizilen bir gün olarak kutlansa da, gençler evde, okulda, üniversitede, iş yerlerinde baskıcı, otoriter uygulamalarla karşı karşıya kalmakta, kendilerini özgürce ifade edebilmelerinin, taleplerini dile getirmelerinin önüne sürekli yeni engeller çıkarılmaktadır.

Toplumsal bir kategori olarak değerlendirdiğimizde gençlik, nüfusun yaşı genel olarak 18 ile 25 arasında olan, toplumun oldukça geniş bir kesimini oluşturmaktadır. Nüfusun en dinamik kesimlerini oluşturan gençlerin, tıpkı geçmişte olduğu gibi, bugün de egemen sınıflar tarafından  dönem dönem tehlikeli, sistem karşısında potansiyel tehdit olarak görülmesi düşündürücüdür.

Türkiye’de gençlik, bir taraftan egemenler açısından potansiyel tehdit olarak değerlendirilirken, diğer taraftan gençliğin mevcut düzenin devamının sağlanması için egemenlerin çıkarları doğrultusunda ‘eğitilerek’ sisteme kazandırılması için bütün araçlar adeta seferber edilmektedir. Buradaki temel amaç, gençliğin sınırsız enerjisinden, yaratıcılık ve yeteneklerinden sonuna kadar yararlanmaktır.

Hem eğitimli hem de eğitim alamayan  gençlik arasında işsizlik oranı hızla artmakta, geçim şartları zorlaşmakta ve gençlerimiz gençliklerini yaşamaktan çok uzak bir çarpık düzenin esiri olarak yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Türkiye gençliği, işsizlik ve güvencesizlik batağına mahkum edilmiştir. Yaşanan ekonomik kriz ve salgınla beraber krizin derinleşmesi yaşanan sorunları artırmakta, işsizlik oranını yükseltmektedir. Genç işsizlik oranı her geçen gün artmaktadır.

Atama bekleyen, ataması yapılan ama göreve başlatılmayan arkadaşlarımızın yaşadığı sorunlar her geçen gün artmaktadır. Yüzbinlerce öğretmen arkadaşımız ya asgari ücretin altında maaş alarak ücretli öğretmenlik yapmak ya da kendi mesleği dışında başka işlerde çalışmak zorunda bırakılmıştır.

Bilim dışı, skolastik, dinsel motiflerle kuşatılmış, post modern popüler bir kültür saldırısı altında yaşayan geniş gençlik yığınları, mistisizm ve bilinemezciliğin baskısı altında karamsarlığa itilmekte ve gelecek beklentisi olmayan, sadece içinde yaşadığı anı önemseyen ‘bireyler’ haline getirilmeye çalışılmaktadır. Gençliğin, ilkokuldan başlayarak ırkçı ve gerici bir temelde örgütlenmesini hedefleyen, dünyayı gerçekte olduğu gibi değil, egemen güçlerinin onlara göstermek istediği gibi görmelerini isteyen bir eğitim sistemi içinde sağlıklı bireyler olarak kendisini gerçekleştirmesi mümkün değildir.

Gençlerin eğitim hakkından kamusal bir anlayışla eşit ve parasız olarak yararlanması; laik, bilimsel, demokratik ve kendi anadillerinde eğitim almalarının sağlanması, onları sınırsızca sömürülecek ‘kaynak’ olarak görmeyip birey olarak tanımak, istihdam, iş güvencesi ve onurlu bir yaşam sürmeleri için gerekli adımları atıldığında gençlerin içine itildiği karamsarlığın önüne geçilebilecektir.

Gençliğin geleceğe bakışında ortaya çıkan sorunlardan söz ederken, egemen güçlerinin gençliğin geleceğini karartan, onların enerjisini, yaratıcılığını her fırsatta sömüren, gençliğin dinamizmini denetimi altına alan ve onu düzenin temel parçası haline getiren politikaların terk edilmesi, gençliğin kendi geleceğini yine kendi mücadelesi ile şekillendirmesinin önünü açacak somut politikalara ve adımlara ihtiyaç olduğu ortadadır.

Eğitim Sen olarak gençlerimizin aydınlık bir gelecek mücadelesinde yalnız olmadığını belirtiyor, bütün gençlerimizin 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutluyoruz.

Türkiye’de öğretmen yetiştirme alanında önemli ve kalıcı bir yeri olan öğretmen okullarının kuruluşunun 172. yılı kutlanıyor. 1838 yılında, II. Mahmut döneminde çocukların “rüşt” (erginlik) yaşına kadar okuyabilmeleri için Ortaokul düzeyinde Rüştiyeler açılmış, çocuklar ergenlik yaşına kadar bu okullarda öğrenim görmüşlerdir. 16 Mart 1848 tarihinde Rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere üç yıl süreli Darül Muallimin-i Rüşdi adını taşıyan okullar kurulmuştur. Bu tarih, öğretmen okullarının ilk kuruluş tarihi olarak kabul edilmekte ve bugüne kadar her yıl 16 Mart tarihi öğretmen okullarının kuruluş yıldönümü olarak kutlanmaktadır.

1973 yılında yürürlüğe giren 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu öğretmenlerin yükseköğrenim görmeleri zorunluluğunu getirilmiştir. İlkokullara sınıf öğretmeni yetiştirilmesi için 1974-1975 öğretim yılından itibaren İlköğretmen Okullarının bir kısmında iki yıllık Eğitim Enstitüleri açılmıştır. 1982 yılında yürürlüğe giren 41 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile iki yıllık Eğitim Enstitüleri Eğitim Yüksek Okuluna dönüştürülerek Eğitim Fakültelerine bağlanmıştır.

Eğitim Yüksek Okullarının süresi 1989-1990 öğretim yılından itibaren dört yıla çıkarılmış ve Eğitim Yüksek Okullarının bazıları Eğitim Fakülteleriyle birleştirilerek bu kurumlar “Sınıf Öğretmenliği Bölümüne” dönüştürülmüştür. Günümüzde öğretmen yetiştirme konusundaki yetersizlikler, her geçen gün artan sorunlar, geçmişte öğretmen yetiştirme konusunda uygulanmış başarılı modelleri anımsamaya, zaman zaman o modellere özlem duyulmasına neden olduğundan, öğretmen okullarının kuruluş yıl dönümü her yıl hatırlanmakta ve düzenli olarak kutlanmaktadır.

Medreselere alternatif olarak kurulan Rüştiye mekteplerine Batılı anlamda öğretmen yetiştirmek için açılan Darülmuallimin’in, aradan 169 yıl geçmiş olmasına karşın, öğretmen okullarının Türkiye eğitim sistemi içindeki yerinin doldurulabilmesi mümkün olmamıştır. AKP hükümeti döneminde artan eğitimde ticarileştirme ve eğitimi dinselleştirme adımları, kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim anlayışı ile temelden çelişen politika ve uygulamalar, siyasi iktidarın “sıbyan mektepleri” ve “medrese eğitimi”ne dönmenin hesaplarını yaptığını göstermektedir.

Öğretmenlik mesleği ülkemizde uzun yıllar cazip ve saygı duyulan bir meslek olarak kabul edilmesinde 172 yıl önce kurulan öğretmen okullarının ve bu okullardaki eğitim felsefesinin payı büyüktür. Eğitime, çocuklarımıza çok daha fazla önem vermek gerektiğinin sürekli vurgulandığı son 18 yıl içinde, öğretmenlik mesleği ve eğitim emekçilerinin emeği tarihte hiç olmadığı kadar değersizleştirilmiş, eğitimciler sık sık baskıya ve şiddete maruz bırakılmıştır.

Eğitim sisteminin, Öğretmen Okulları deneyiminin yarattığı değerler sayesinde yaşanan sorunlara rağmen bugünlere kadar gelebilmesi bile başlı başına bir başarı olarak görülmelidir. Türkiye’de eğitim sistemi her geçen gün artan bir şekilde dini vakıflar ve cemaatlerin faaliyet alanı haline getirilirken, siyasi iktidarın yoğun siyasal-ideolojik kuşatması sürmektedir.

15 Temmuz sonrasında ilan edilen OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ler ile eğitim emekçilerinin iş güvencesi fiilen yok edilmiş, on binlerce öğretmen kendilerini savunma hakkı bile tanınmadan ihraç edilmiş, tamamen idari tasarruflarla okullarından ve öğrencilerinden koparılmıştır. 15 Temmuz sonrasında tüm öğretmen atamaları sözleşmeli yapılarak öğretmen güvencesiz çalışmak durumunda kalmıştır. Öğretmen alımlarının mülakatla yapılmaya başlanması ve güvenlik soruşturmaları nedeniyle yarım milyonu aşan ataması yapılmayan öğretmen sorunu sürmektedir. Öğretmen alımında, istihdamında ve idareci görevlendirmesinde liyakatin ortadan kaldırılması,  kayırmacılığın ve siyasi kadrolaşmanın önünü açmıştır. Dünyanın hiçbir ülkesinde öğretmenin ve öğretmenlik mesleğinin değerinin Türkiye’deki kadar düşmesine neden olan, öğretmenlerin emeğini yok sayan bir iktidar ve eğitim yönetimi görmek mümkün değildir.

Türkiye’de eğitimin ve öğretmen yetiştirme sisteminin yaratılmasında ve sürdürülmesinde önemli yerleri olan Öğretmen Okulları ve Köy Enstitüleri gibi deneyimlerin yarattığı değerleri savunmak, yaşadığımız tüm olumsuzluklara, haksızlıklara, hukuksuzluklara, ihraçlara, baskı, sürgün ve tehditlere rağmen “Nitelikli eğitim için, nitelikli öğretmen” anlayışını hayata geçirmek, Eğitim Sen’in ve yüz binlerce eğitim ve bilim emekçisinin öncelikli görevleri arasındadır.

Eğitim Sen olarak, öğretmen okulları geleneğinin yarattığı değerleri savunmaktan asla vazgeçmeyeceğiz. Başta eğitim sistemi olmak üzere tüm toplumsal yaşamı kuşatan ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirmek isteyenlere karşı yürüttüğümüz mücadeleyi sürdürme kararlılığımızı sürdürmeye devam edeceğimizin bilinmesini istiyoruz.

Dünyanın neredeyse tüm ülkelerine etkisi altına alan oldukça ciddi bir salgın tehdidi bugün artık dünden çok daha yakın ve gerçekçi. Ne olacağını, neler yaşayacağımız ve bu salgın tehdidinin ortadan nasıl kalkacağını bilememenin verdiği korku ve kaygı her geçen gün artmakta; bilinmezliğin yarattığı karanlık, adeta bir karabasan gibi gündelik yaşamlarımızı esir almakta; dünya uzun sürecek bir korku girdabının içerisine sürüklenmektedir.

Kapitalizmin bitmek tükenmek bilmez kar hırsının, daha fazla kazanmak için sömürünün yaşamımızın her alanını kuşatmasının, doğanın tahrip edilmesinin acı sonuçlarına birlikte tanıklık ediyoruz.

Bilimin insan, doğa ve toplum yararına değil de muktedir olanın emrinde bir avuç kapitalistin bitmek tükenmek bilmeyen kar isteğini karşılamak için kullanılmasının sonuçlarını artık tüm dünya rahatlıkla görebilmektedir.

Değerli eğitim ve bilim emekçileri, sevgili öğrencilerimiz, ülkemizin güzel insanları;

Eğitim ve bilim emekçilerinin bu topraklarda 112 yıldır aralıksız devam eden mücadelesini bugün sürdüren Eğitim Sen olarak sizlere sesleniyoruz. Biliniz ki yaşadığımız gerçeklik ne olursa olsun, çaresiz değiliz, yalnız değiliz, umutsuz hiç değiliz. Henüz hiç bir şey için geç değil. Bu kaygı ve korku dönemini birlikte aşacak, aydınlığa birlikte ulaşacağız. Yine birlikte halay çekip, türkülerimizi birlikte söyleyecek, güneşin sofrasına hep birlikte oturacağız.

Bu karanlık günlerden aydınlığa bilim, dayanışma ve sorumluluk ile ulaşacağız. Bilimin söylediği ve önerdiği ne varsa eksiksiz yaşama geçirecek ve kısa sürede yaşamımızın normalleşmesi için üzerimize düşen sorumluluklarımızı yerine getireceğiz. Yöneticileri sürekli olarak uyarmak bizlerin kamusal sorumluluğudur. Alınan tedbirleri de yönetimin tüm uygulamalarını da yakından takip edecek; yanlışlık ve eksikliklerin giderilmesi için adım atacağız. Eğitim Sen olarak, bu sorumluluğumuzu hem merkezi hem de tüm illerde titizlikle yerine getireceğimizin tüm kamuoyu tarafından bilinmesini isteriz.

Dayanışma bu zor günleri aşabilmenin en önemli aracı olacaktır. Kimsenin yalnız, çaresiz ve umutsuz kalmasına izin vermemek bizleri bugünden yarına taşıyacaktır. Eğitim Sen Genel Merkezi, şubeleri, temsilcilikleri, üyeleri kimin ihtiyacı varsa onun omuz başında; nerede gereksinim oluşursa tereddütsüz orada olacaktır. Omuz omuza, el ele yürüdük, yürümeyi sürdüreceğiz.

Eğitim Sen için öncelik insanlarımızın sağlığıdır. İnsan sağlığını tehlikeye atacak hiçbir adımı doğru ve kabul edilebilir bulmayız. O nedenle de, salgın tehdidinin oluşmasının hemen ardından MEB’e okulları tatil etme ve öğrencilerin, çalışanların sağlığını tehlikeye atmama çağrısında bulunduk. Eğitim Sen tarihsel sorumluluğunu yerine getirmek için bir adım daha attı ve tüm çalışanlarına 30 Mart 2020 tarihine kadar ücretli mazeret izni verdi. Çalışanlarımıza verilen ücretli izin yıllık izinlerine dahil edilmeyecek. Bu adım ne sendikanın kapatılması anlamına geliyor ne de sendikal faaliyetlerin tatil edilmesi. Çalışanlarımızın sağlığı da hakları da Eğitim Sen olarak sürekli gözeteceğimiz en önemli unsurlar oldu, olmayı da sürdürecek. Tüm emekçilerin bu zor günlerde aynı hakları kullanması gerektiğine olan inancımız tamdır.

Eğitim Sen Genel Merkezi, şubelerimiz ve temsilciliklerimiz bulundukları bölgelerde bu dönemde yaşananları yakından izleyecektir. İhtiyaç olması halinde ve gerekli durumlarda Eğitim Sen sorumluluk almaktan kaçınmayarak, üzerine düşeni yerine getirecektir. MEB ve YÖK gibi faaliyet alanımızda bulunan kamu kurumlarının, bu zor süreci sendikalar ve diğer örgütlü kesimlerle koordine ederek sürdürmesi çağrımız bugüne kadar yanıtsız kalsa da ısrarla bu çağrıyı yineleyeceğiz. Bu zor dönemi dayanışma ve yan yana durarak aşacağımıza olan inancımızla, kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Dünya çok uzun süredir egemenlerin ellerinde ağır bir yıkıma maruz kalıyor. Savaşlar, katliamlar, doğanın talanı, kölelik düzeyine gelen emek sömürüsü, salgınlar artık bu gidişata dur denilmesi gerektiğini, eşitlikçi ve özgürlükçü yeni bir düzenin inşa edilmesinin bir zorunluluk olduğunu bizlere söylüyor.

Bireysel ve fiziksel mesafelerimizin arttığı, fakat daha fazla sosyal dayanışma içerisinde olmamız gereken bir dönemde özgürlüğün, barışın ve kardeşliğin ateşini büyütmemizin ne kadar hayati olduğunu her gün daha fazla deneyimliyoruz.

Farklı dillerde farklı biçimler alan ve zalimlere karşı mazlumların direnişini simgeleyen Newroz/Nevruz ateşi bugün meydanlarda yakılamasa da dünyanın dört yanında mazlumların, emekçilerin, kadınların, gençlerin gösterdiği dayanışmayla sıcaklığını daha fazla hissettiriyor.

Tarihin değirmenleri artık egemenlerin suyuyla dönmeyeceğinin işaretini veriyor. Muktedirlerin diline yer etmiş silahlar, bombalar, emek sömürüsü halkların taleplerinin kıyısından dahi geçmiyor. Egemenlerin iddiaları, yaşadığımız salgın tehdidi karşısında bir bir çöküyor. Akılları kendi iktidarlarını ve kapitalizmin bekasını korumak dışında bir şeye çalışmayanlar karşısında tarihin seyrini değiştirebilecek bir kapı aralanıyor.

Egemenlerin halklar arasına serptiği nefret tohumlarını kurutmanın, halkları ötekileştiren duvarları yıkmanın, yapay sınırları kaldırmanın, eşitsizliklere son vermenin olanakları göz kırpıyor. İşte böylesi bir dönemde barışın, eşitliğin, özgürlüğün sesini çoğaltmak, dayanışma ve umudun verdiği cesareti büyütmekten geçiyor. Zalimlerin ve diktatörlerin zulmüne “hayır” diyerek özgürlüğün ateşini büyütmek, daha fazla kenetlenmekten, daha fazla dayanışma içerisinde olmaktan besleniyor.

Bu inançla, böylesi tarihi bir günde bir kez daha savaşa, emek sömürüsüne, ayrımcılığa, kısaca her türlü zulme “HAYIR” diyoruz. Eğitim ve bilim emekçileri olarak, Türkiye ve Ortadoğu halklarının özgürlük, barış ve kardeşlik bayramını kutluyoruz.

Nevruz kutlu olsun!

Newroz pîroz be!

Շնորհավոր Նովրուզ

Newroz pîroz bo!

عيد النوروز مبارك عليكم

Salgına dönük dün akşam açıklanan sayılar,  salgının boyutunun geldiği aşamayı daha açık görmemizi sağladı. Eğitim Sen Merkez Yürütme Kurulu olarak, yaşamını yitiren yurttaşlarımızın yakınlarına başsağlığı ve sabır, tedavi gören yurttaşlarımıza da acil şifalar dileriz. Yaşamını yitiren ve tanı konulan yurttaşlarımızın sayısındaki ciddi artış, alınan tedbirlerin yeterli olup olmadığı ile ilgili tartışmaları da artırmaktadır. Sürekli olarak evde kalınmasına dönük yapılan çağrılar, çalışmak durumunda olan milyonlarca emekçiye dönük tedbir alınmadığı için, söylem düzeyinde kalmayı sürdürmektedir. Konfederasyonumuz KESK,  sendikamız Eğitim Sen’de dahil olmak üzere bağlı sendikalar ve toplumun geniş kesimleri tedbirlerin yetersizliği ile ilgili seslerini duyurmaya, karar vericileri uyarmaya çalışmaktadır. Sağlık çalışanlarının sağlığı, yeterli test yapılması, bilginin şeffaf paylaşımı, çalışanlara ücretli izin verilmesi, borçların ertelenmesi, işten çıkarmaların yasaklanması ve kamu kaynaklarının mağdur olan sosyal kesimler için kullanılması gibi temel talepler siyasi iktidar tarafından dikkate alınmamakta, gereği yapılmamaktadır. Merkez Yürütme Kurulumuz, salgın döneminden sağlıklı çıkabilmek ve bu dönemde kimsenin mağdur olmaması için siyasi iktidarı acil olarak gerçekçi ve geçerli önlemler almaya çağırmaktadır.

Cumartesi yayınlayacağımız “Eğitim Günlüklerinde” bir haftanın kısa bir hatırlatmasının yapılmasını planlamaktayız. Eğitim Sen Merkez Yürütme Kurulu,  Eğitim ve bilim emekçilerinin ve kamuoyunun bilinmesi istenen “resmi eğitim haftasını” değil, eğitimde bir önceki haftada gerçekte ne olduğunu öğrenme hakkı olduğunu düşünmektedir.

EĞİTİMDE GEÇTİĞİMİZ HAFTA

  1. 23 Mart 2020 tarihinde uzaktan eğitim başladı. EBA TV aracılığıyla yayınlanan ders çekimleri içerik, kapsam, teknik alt yapı, ders hızı gibi pek çok açıdan tartışmalı olduğu için MEB’e uzaktan eğitimle ilgili yeniden bir değerlendirme çağrısında bulunduk. İlk gün kullanılan kimi içeriklerin, MEB’in, eğitimi yeni bir rejim inşasında kullanma ısrarını bu dönemde dahi sürdürdüğünü gösterdi.
  2. EBA kullanımı için gerekli donanıma pek çok yoksul öğrenci sahip değildir. MEB’e bu öğrencilerin gereksinimini karşılaması çağrısında bulunduk. Ayrıca, MEB’in EBA kullanımını öğretmenlere dönük baskı ve kontrol aracı olarak kullanmaması gerektiğine dikkat çektik.
  3. İl, ilçe Milli Eğitim Müdürleri ve okul yöneticilerinin, öğretmenlere sosyal medyada yapılan bir kampanyayı destekleme baskısının yapılmaması gerektiği ve bunu yapanlarla ilgili yasal haklarımızı kullanacağımızı açıkladık.
  4. Öğretmenlerin istekleri dışında “Vefa Gruplarında” görevlendirilmemesi gerektiğini ifade ettik. Mesleki formasyona ve uzmanlık alanına uygun yapılmayan görevlendirmelerin toplumsal fayda üretmeyeceğine dikkat çektik.
  5. Öğretmen kadrolarında görev yapan öğretmenlerin 25 Nisan 2020 tarihinde yapılması planlanan adaylık kaldırma sınavı 05 Temmuz 2020 tarihine ertelendi.
  6. Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü “Uzaktan Eğitim Döneminde İşletmelerde Mesleki Eğitim” konulu yazısı ile, işletmelerin talebi, velinin onayı ile öğrencilerin ve çırakların salgın döneminde çalışmasının önünü açtı. MYK’mız, tüm öğrencilerin sağlığının önceliğimiz olduğunu ve MEB’in görevinin çocuk işçiliğini önlemek olması gerektiğini ancak mevcut uygulamaların çocuk işçiliğini teşvik ettiğini açıkladı.
  7. Özel öğretim kurumları dernekleri Ankara’da bir araya geldi ve Milli Eğitim Bakanı ile görüşerek taleplerini iletti. MYK’mız kamu kaynaklarının özel okullara aktarılmaması konusunda MEB’e çağrıda bulundu. Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerinde çalışan eğitim emekçilerinin aylardır seslerini duyurmaya çalışmasına rağmen, MEB’in bu konuda sessiz kalmasını anlamamızın mümkün olmadığını ve acil adım atılması gerektiğini ifade ettik.
  8. Okulların kapalı kalma süresi 30 Nisan 2020 tarihine kadar uzatıldı. Ücretli öğretmenler, usta öğreticiler ve okullarda taşeron şirketler aracılığı ile çalışan emekçilerin yaşadığı mağduriyeti giderecek hiçbir önlem alınmamış olmasını kabul etmemiz mümkün değil. Bu konuda acil çözüm üretilmesi gerektiğine dikkat çektik.
  9. Üniversitelerde 2020-Bahar dönemi yüz yüze dersler iptal edildi. Sadece uzaktan eğitim yapılması kararı alındı. MYK’mız, üniversitelerin altyapı ve olanak farklılıklarının uzaktan eğitimde eşitsizlik yaratacağı uyarısında bulundu.
  10. Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) 25-26 Temmuz 2020 tarihine ertelendi.
  11. Pamukkale Üniversitesinde yaşanan olayla ilgili YÖK’e inceleme başlatma çağrısında bulunduk.
  12. 26 Mart 2020 tarihinde, MEB tarafından yayınlanan “İdari İzin” başlıklı yazıyla öğretmenlere ödenecek ücretler konusu açıklığa kavuşmuş olmasına rağmen, pek çok il ve ilçede tartışma devam etmektedir. MYK’mız, ilgili mevzuat gereği hafta içine denk gelen DYK, İYEP, Evde Eğitim ve Destek Odası Eğitim ücretlerinin ödenmesi gerektiğini düşünmektedir.
  13. Özel öğretim kurumlarında çalışan eğitim emekçilerinin durumu, kurum kurucusu veya kurucu temsilcisinin kararına bırakılmış durumda. MYK’mız bu konuda MEB’i önlem almaya davet etti.
  14. Ocak 2020, sözleşmeli öğretmenlik döneminde ataması yapılan 20.000 öğretmenin acilen göreve başlatılması konusunda MEB’e çağrı yaptık.

Kamuoyuna Saygıyla Duyururuz.

EĞİTİM SEN MERKEZ YÜRÜTME KURULU

YARIN ÇOK GEÇ OLMADAN, 

HALKIN SAĞLIĞINI, 

DAR GELİLİLERİN EKMEĞİNİ,

ÇALIŞANLARIN İŞİNİ KORUYUCU GERÇEK ÖNLEMLER ALINMALIDIR!

Tehlike gittikçe büyüyor. Dünyanın pek çok ülkesine hızla yayılması engellenemeyen,  bugüne kadar dünyada 800 binden fazla insanın yakalandığı, yaklaşık 40 bin insanın yaşamına mal olan  Covid-19 salgını ülkemizi de ciddi boyutlarda tehdit eder noktaya gelmiş bulunuyor.

Her dakika büyüyen, hiçbir şekilde küçümsenemeyecek ciddi bir tehlike ile karşı karşıyayız. 

Dün Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan verilere göre; 10 Mart tarihinde 1 olan Covid-19 testi pozitif çıkan vatandaşların sayısı dün itibari ile 13 bin 531’e, 17 Mart’ta 1 olan ölüm sayısı ise dün hayatını kaybeden 46 kişi ile birlikte toplam 214’e ulaşmış bulunuyor. Ayrıca dün açıklanan verilere göre yoğun bakamında yatan hasta sayısı 847’ye solunum cihazına bağlı hasta sayısı ise 622’ye ulaşmış bulunmaktadır.

Son bir, iki gündür 10 binlerin üzerine çıksa da hala çok yetersiz olan test sayısı sonuçları da tehlikenin her geçen dakika büyüdüğünü göstermektedir. Nitekim bugüne kadar 21 gün içinde yapılan toplam 92 bin 403 testten 13 bin 531’i pozitif çıkmıştır. Yani teste tabi tutulan her yedi kişiden birinin virüse yakalandığı tespit edilmiştir.

KESK olarak en başından beri Covid-19 salgınına karşı etkin bir mücadele için hükümete, kamu idaresine çağrılarda bulunuyoruz.  Gittikçe büyüyen tehdidin önüne geçmenin tek yolunun paliyatif değil, kalıcı-gerçek önlemlerin alınmasından geçtiğini vurguluyoruz.

Sürecin şeffaf ve katılımcı bir şekilde yürütülmesinin, bunun için TBMM ile birlikte başta konunun uzmanı bilim insanlarının,  sağlık meslek örgütlerinin, işçi ve kamu emekçisi sendikalarının-konfederasyonlarının ve yerel yönetimler olmak üzere milyonlarca çalışanı-emekçiyi, halkı temsil eden tüm kesimlerin ortak bir çalışma yürütmesinin şart olduğunun altını çiziyoruz.

  • Ancak ne yazık ki ülkeyi yönetenler çağrılarımıza,  halkı ve emekçileri gerçekten koruyacak önlemelere ilişkin taleplerimize bugüne kadar kulaklarını tıkamıştır.  
  • Sağlık çalışanları ve özel kesim çalışanları başta olmak üzere tüm toplumu tehdit eden salgının iktidar tarafından tek yanlı olarak hazırlanan genelgelerle, yasal düzenlemelerle, paketlerle çözülmesi hedeflenmiştir.  
  • Başta salgın koşullarına rağmen yaşamını sürdürmek için çalışmak zorunda bırakılanlar,  dar gelirliler, koruyucu malzeme eksikliği yaşadığı halde 24 saatlik nöbetlerle ağır çalışma koşularına itilip alkışla yetinmesi beklenen sağlık çalışanları olmak üzere milyonlarca işçinin, emekçinin en temel hakkı olan yaşam hakkını koruyucu etkin, gerçek tedbirlerden mahrum bırakılmıştır. 

Bunlar yetmezmiş gibi halk can derdine iken

  • Milyarlarca dolara mal olacak Kanal İstanbul projesinin 8 milyar TL bedelli ilk ihalesinin yapılması,
  •  Halkın krize karşı önlem paketi beklediği bir dönemde iktidara yakın şirketleri ve mütahitlerini kurtarmak üzere Afrika Yatırım Bankasına 800 milyon doları aktarılmasını, Cumhurbaşkanına bu tutarı 5 kat arttırma yetkisi verilen içeren düzenlemenin apar topar yasalaştırılması,
  • Kadına şiddet suçlularını, tecavüzcüleri, tacizcileri, uyuşturucu kaçakçılarını “af” kapsamına almayı buna karşın siyasi tutukluları, gazetecileri, aydınları, demokratları cezaevlerinde tutmayı hedefleyen bir infaz düzenlemesinin TBMM’ye getirilmesi için düğmeye basılması,
  • Bir hukuk süreci dahi işletilmeden seçilmiş belediye başkanlarının yerine apar topar kayyumların atanması  gibi gelişmeler iktidarın ülkede yaşanan salgını bile politikalarına itiraz eden tüm kesimlere karşı kullandığı bir fırsata çevirdiğini göstermektedir.

Tüm bunlara rağmen önceki gün Cumhurbaşkanı tarafından açıklanan,  merkezine ‘Milli Dayanışma Kampanyası’ adı verilen bağış kampanyasının konulduğu ‘yeni’  tedbirler iktidar cephesinin tüm uyarılara, çağrılara rağmen her dakika büyüyen salgın tehdidine ilişkin ciddiyetten yoksun tutumunu sürdürdüğünü ortaya koymaktadır.  

Kaldı ki Cumhurbaşkanı tarafından başlatılan “Milli Dayanışma Kampanyasına” katkıda bulunanların bu bağış tutarlarını yarın ödeyecekleri vergiden düşmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Nitekim mevcut 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu (89.madde, 10. Bent)  Cumhurbaşkanınca başlatılan yardım kampanyalarına makbuz karşılığı yapılan ayni ve nakdî bağışların tamamının gelir vergisi beyannamesinde bildirilecek gelirlerden düşülmesine imkan tanımaktadır.

Buna karşın kampanya vergi indirimi avantajı sağlanan iş insanları ile sınırlanmamış, ekonomik kriz ve salgın koşullarında emekçilerin, işçilerin elinde kalan son üç beş kuruşa da göz dikilmiştir.

Konfederasyonumuza ulaşan bilgiler BOTAŞ, Orman Genel Müdürlüğü, MEB, Adalet Bakanlığı, Yargıtay gibi pek çok kurumun genel müdürü, başkanı kurumlarına bağlı birimlere, müdürlüklere gönderdikleri yazılarla, mesajlarla  ‘Milli Dayanışma Kampanyası’na kurumsal olarak katılma kararı aldıklarını bildirmiştir. Gönderilen yazı ve mesajlarda kurum personelinin kampanyaya yapacağı bağış tutarı konusunda belli limitler getirildiği, söz konusu limitlerin kamu personelinin maaşlarından kesilerek kampanya hesaplarına aktarılacağı, dekontların kurum merkezine gönderileceği ifade edilmektedir.

Kısacası katılımı gönüllü olması gereken kampanya yüz binlerce kamu personeli için,  limitleri bile yöneticiler tarafından belirlenerek, zorunlu hale getirilmek istenmektedir.

Öte yandan İçişleri Bakanlığı tarafından dün apar topar yayımlanan genelge ile İstanbul, Ankara ve İzmir Büyükşehir belediyelerinin koronavirüs nedeniyle ekonomik güçlük çeken yurttaşlara destek için başlattığı yardım kampanyalarının engellenmeye çalışılması ise siyasal iktidarın  böylesine zor bir dönemde bile yardıma ihtiyaç duyan insanları yok sayma pahasına ayrımcılığı, partizanlığı sürdürdüğünü ortaya koymuştur.

Tekrar, tekrar altını çiziyoruz.  Siyasetin, kısır çekişmelerin dolgu malzemesi haline getirilmeyecek, ciddi bir tablo ile karşı karşıyayız. 

Salgın tehdidinin her geçen dakika büyümesine rağmen fabrikalarda, atölyelerde ve tarlalarda çalışmak zorunda bırakılan milyonlarca işçinin, emekçinin dar gelirlinin görmezden gelindiği koşuklarda: 

  • Sürekli cilalanan  “evde kal” kampanyası
  • Vatandaşa yapılan “kendi OHAL’ini ilan et” çağrıları,  
  • İktidara yakın çevrelerin ve sermayenin, patronların irili ufaklı tüm yapılarının katılımı ile gerçekleştirilen sözde zirveler,  bu zirveler sonucunda sadece patronları koruyan “ekonomik istikrar kalkanı” paketleri, 
  • Pek çok kamu kurumunda dahi hayata dahi geçirilmeyen, takibi yapılmayan genelgeler,  yasal düzenlemeler, 
  • Fabrikalarda, atölyelerde ve tarlalarda çalışmak zorunda bırakılan milyonları görmezden gelen,  “Artık özel sektör de devlet kurumları gibi esnek çalışmaya geçecek”  açıklamaları, 
  • İktidarın politikalarını öven “icraatın içinden” programlarına dönüştürülen basın toplantıları, ulusa sesleniş konuşmaları,
  • Cumhurbaşkanının, bakanların, milletvekillerinin, bürokratların üç beş aylık maaşlarını bağışlayacakları, sermaye kesimlerine vergi indirimleri, vergi ertelemeleri ile süslenen, halktan zekâtını aktarmasının istendiği bağış kampanyaları

ÇÖZÜM DEĞİLDİR.

Konfederasyonumuza sendikalarımızın genel merkezlerinden,  sendikalarımızın şubelerinden ulaştırılan bilgiler de bu durumu teyit etmektedir.  

Önümüzdeki günlerde İl Salgın İzleme Kurullarımızın ve Merkezi Salgın İzleme Kurulumuzun raporları, açıklamaları ile daha detaylı paylaşacağımız bilgiler her gün iktidara yakın televizyonların ekranlarında ballandırılarak anlatılan tedbirlerin başta Hastaneler, PTT, SGK, İŞKUR, Vergi Dairleri gibi vatandaşlarla daha fazla temas halinde bulunulan yerler olmak üzere hemen hemen tün kamu alanında hayata geçirilmesinde ciddi aksaklıklar yaşandığını, dolayısıyla genelgelerle, yasal düzenlemelerle alındığı açıklanan tedbirlerin önemli bir kısmının kağıt üzerinde kaldığını ortaya koymaktadır.

ETKİLİ-AKILCI-GERÇEK ÇÖZÜME GİDEN YOLUN KAPISININ AÇILMASI İÇİN:

  • Öncelikle ülkemizde yapılan test sayısının hala çok yetersiz olduğunu görmezden gelerek diğer ülkelerle, hele de salgının ilk girdiği ülkelerle,   vaka sayısı, ölüm sayısı üzerinden kıyaslama yapılarak “bizim durumuz iyi” tespitlerinden,  “her yıl trafik kazalarında ölen sayısı daha fazla, bir bardak suda fırtına koparılıyor“  benzeri sürecin ciddiyetinden yoksun açıklamalara,
  • Alınan tedbirlerin yetersiz olduğuna dikkat çekenleri hedef haline getiren tehditkâr dile derhal son verilmelidir.
  • Test sayısı hızla artırılmalı, yaygın test uygulamasına geçilmelidir: Ülkemizde son günlerde kısmen artmasına rağmen Covid-19 testi sayısı hala çok yetersizdir. Salgının yayılmasını önlemek için hiç vakit kaybetmeksizin solunum yolları enfeksiyonu belirtisi olan herkesi, tanı testi pozitif olan kişilerin temas ettiklerini, Covid-19 tanısı konmuş hastayla teması ve hastalık şüphesi olan sağlık çalışanlarını kapsayan yaygın test uygulamasına geçilmelidir.
  • Salgın süresince vatandaşların sağlığa erişimi ücretsiz olmalıdır

İşçilerin Temel Talepleri Karşılanmalıdır 

Dün üç işçi konfederasyonu (DİSK, TÜRK-İŞ,  HAK-İŞ) tarafından yapılan ortak açıklama ile salgın sürecinde çalışmak zorunda bırakılan işçilerin temel talepleri kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bu talepler iktidarların çizdiği sınırlar içinde kalan bir “memur” örgütü değil, işçi sınıfının bir parçası olan kamu emekçilerinin mücadele örgütü olarak, KESK olarak bizim de altına imzamızı attığımız taleplerdir.

Sadece işçileri değil, tüm toplumu salgına karşı korumayı hedefleyen; işten çıkarmaların yasaklanması, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi dışındaki bütün işlerin en az 15 gün süreyle durdurulması,  işçilerin bugüne kadar yaşanan işten çıkarmalar ve işlerin durdurulması sonucu yaşayacağı gelir kaybının giderilmesi temel talepleri hiç vakit kaybetmeksizin karşılanmalıdır

Tüm Kamu Kurumlarını Kapsayan Bir Acil Eylem Planı (Aep) Hayata Geçirilmelidir 

Söz konusu AEP kapsamında:

  • Kamuda sürekli ve asli görevler dışında kurumların iş ve işlemleri ve bunları yerine getiren personel sayıları asgari seviyeye çekilmelidir.
  • Sürekli ve asli görevleri yerine getirilmesi haftanın iki çalışma veya saat 10.00-14.00 arası çalışma gibi kısmi çalışma ile sınırlanmalıdır.
  • Risk grubundaki tüm kamu personeli (kronik hastalık, hamile, engelli, organ nakli ve kanser hastaları, 60 yaş üstü, süt izinde olanlar vb) amirlerinin inisiyatifine bırakılmadan idari izinli sayılmalıdır.
  • Sürekli ve asli görevleri yerine getiren asgari seviyedeki tüm personelin dönüşümlü çalışma ve uzaktan çalışma imkanlarından, idari izin hakkından ayrımsız bir şekilde yararlanması sağlanmalıdır.
  • Personele yönelik bilgilendirme ve eğitim konusunda yaşanan aksaklıklar derhal giderilmeli, tüm çalışanların işyerlerinde alınan karar süreçlerine katılımı sağlanmalıdır.
  • Başta ücretli öğretmenler ve kreş çalışanları olmak üzere bu süreçte gelir ve hak kaybı yaşayan, ücretsiz izine çıkarılan, sözleşmesi fesih edilen veya yenilenmeyen tüm kamu çalışanlarının hak kayıpları derhal giderilmelidir.
  • Yurtdışı öyküsü olanlara uygulanan 14 gün kuralı asgari 21 güne çıkarılarak uyulması titizlikle takip edilmelidir.

Sağlık Çalışanlarına Alkış Yetmez. 

Sağlık Çalışanlarının Omuzlarına Yıkılan Yükü Hafifletmek İçin: 

  • Hizmet alanındaki tüm sağlık çalışanlarının koruyucu ekipmanlara ulaşımı sağlanmalı, kontrolleri ve tanı testleri düzenli periyotlarla yapılmalı, bulundukları ortam güvenli hale getirilmelidir.
  • Sağlık çalışanlarının 24 saat nöbet uygulaması, fazla mesai gibi dayatmalarla daha da fazla yıpratılmasından derhal vazgeçilmelidir.
  • Çalışma saatleri sık verilen molalarla kısa tutulmalı,  acil durum ve afet yönetmeliği ve iş sağlığı ve güvenliği mevzuatına uygun koruma önlemleri artırılmalı,  ayrımsız tüm sağlık çalışanlarına ek tazminat verilmelidir.
  • Kamudaki sağlık personeli açığı güvencesiz-sözleşmeli alımlarla değil, güvenceli-kadrolu alımlarla kapatılmalıdır.
  • Salgın boyunca kamu kurumlarının misafirhane, sosyal tesis başta olmak üzere tüm imkanları bu sürecin yükü omuzlarına yüklenen sağlık çalışanlarına seferber edilmelidir.
  • Karantinaya alındığı süre maaşından kesilen, 14 gün idari izinli karşılığında yarım maaş ödenen aile hekimlerinin yaşadığı mağduriyet giderilmeli,  karantina ve izin sürelerinde maaşlarından kesinti yapılmamalıdır.
  • Sağlık çalışanlarına kısıt gün rapor verilmesi uygulamasından vazgeçilmeli, semptom ve belirtilerin görülmesi durumunda çalışanlar 14 gün süre ile idari izinli sayılmalıdır.

Alt Gelir Gruplarını Koruyucu Önlemlere Hızla Hayata Geçirilmelidir. 

Bunun için salgın süresince: 

  • Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya, sıvı sabun vb.) dar gelirlilere ücretsiz olarak dağıtılmalıdır.
  • Alt gelir gruplarının temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır.
  • Temel gıda ve ihtiyaç maddelerinde KDV oranları sıfırlanmalı sıkı fiyat denetimi yapılarak karaborsa ve fırsatçılığa izin verilmemelidir.
  • Konutlarda harcanan elektrik, su, doğal gaz ve iletişim ücretsiz hale getirilmelidir
  • Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ertelenmelidir.

Bunlara Ek Olarak:  

  •  Cezaevlerinde öncelikle tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar, çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.
  • Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mülteciler için de alt gelir gruplarıyla benzer şekilde hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
  • Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmeli, pandemi hastanesine çevrilen özel hastanelerin vatandaşa vermek zorunda olduğu hizmetleri faturalandırması engellenmelidir.

Yukarıda sıraladığımız tedbirler salgına karşı mücadelede Etkili-Akılcı-Gerçek Çözümü kapısını aralayacak tedbirlerdir. Bütün bu tedbirler için kaynak vardır.  Yeter ki tüm vatandaşların sağlığını, işini, gelirini korumakla yükümlü sosyal devlet olmanın gerekleri yerine getirilsin.

Her geçen gün aramızdan daha fazla can koparan bir salgın karşısında sosyal devlet olmanın gereklerini yerine getirmenin yolu ise kar, zarar, maliyet hesapları yapmaktan, tüm kamu kaynaklarının patronlar ve sermayeye değil halkın sağlığını işini, gelirini korumaya seferber edilmesinden geçmektedir.

Milyonlarca insanı gittikçe büyüyen salgın tehdidine karşı korumaya yetecek gerekli kaynak için;  sermayeden patronlardan alınacak “servet vergisinin” hayata geçirilmesinden,  hasta garantili şehir hastaneleri ve araç garantili köprü ve yol ödemeleri için müteahhitlere-şirketlere hazineden yani halkın cebinden yapılan ödemlerin durdurulmasına, üzerinde toplumsal uzlaşma sağlanmamış, doğanın tahribatına yol açacak Kanal İstanbul gibi çılgın projelere ayrılacak kaynakların sağlık alanına aktarılmasına, bugün salgınla mücadele eden pek çok ülkenin yaptığı gibi Merkez Bankası avanslarına başvurmaya kadar onlarca yol vardır. 

Yeter ki halkın sağlığını, çalışanların işini ve hanelerin gelirini korumak için köklü ve kapsamlı bir sosyal devlet programını açıklamaya ve uygulamaya karar verilsin

Yaşadığımız krizden en az hasarla çıkmanın tek yolunun toplumsal dayanışmayı yükseltmekten, başta sağlık emekçileri olmak üzere tüm çalışanları ve halkı koruyucu önlemlerin hiç vakit kaybetmeksizin hayata geçirilmesinden geçtiğinin altını tekrar çiziyoruz.

KESK olarak korona virüs tehdidine karşı kaderine terk edilen milyonların sesi olmaya devam edeceğimizin bilinmesini istiyoruz.  

Yürütme Kurulu