egitimsen

egitimsen

"Mesleki ve Teknik Eğitimde Öğretmenlerin Sorunları ve Çözüm Önerileri" 12 Ocak 2019 Cumartesi Saat:14.00'de Şube binamızda gerçekleştireceğimiz toplantıya Meslek liselerinde görev yapan meslek dersi öğretmeni arkadaşlarımızın katılımını bekliyoruz.

Görüntünün olası içeriği: 4 kişi, yazı

Yaşamın Her Alanında Eşitlik Haktır, Vazgeçmeyeceğiz!

Bir ülkenin eğitim politikaları, o ülkede bireylerin hangi değerler üzerinden biçimlendirilmesi isteniyorsa, o şekilde oluşturulur. Ülkemiz tarihinde eğitim politikaları her dönem laik, bilimsel, demokratik ve anadilinde eğitim anlayışından uzak yapılandırılmıştır. Siyasi iktidar da uyguladığı politikalarla eğitimi herkesin erişebileceği, hoşgörülü, sorgulayan, eleştiren bireylerin yetişmesini sağlayan mekanizma olmaktan fazlaca uzaklaştırmıştır. Bugün eğitim sistemimiz toplumsal cinsiyet eşitliğinden oldukça uzak ve giderek dinsel içerikler kazanan muhafazakâr egemen ideolojinin denetimi altındadır. Siyasi iktidar, tüm gücüyle eğitim sistemini kendi ideolojik-siyasal hedeflerine uygun olarak biçimlendirmektedir.

Yaşamın Her Alanında Eşitlik Haktır, Vazgeçmeyeceğiz!

“Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Genel Müdürlüğü tarafından koordine edilen ve British Council liderliğindeki Konsorsiyum tarafından teknik destek verilen  “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi” (ETCEP) “Yeniden yazmaya var mısın?”sloganıyla yola çıkmıştır. Avrupa Birliği ve Türkiye tarafından finanse edilen proje, okullardaki kız ve erkek çocuklar arasında toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesini yaygınlaştırmayı ve eğitim sisteminde eşitliğe ve toplumsal cinsiyete duyarlı yaklaşımın benimsenmesine katkıda bulunmayı amaçlamıştır.

2014 yılında başlatılan “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi”, MEB tarafından 162 pilot okulda yürütülmüş ve tamamlanmıştır. MEB, son dönemde yaptığı ender olumlu işlerden olan bu projeyi bile yeteri kadar sahiplenme cesareti gösterememiştir. Görülen o ki toplumsal cinsiyet eşitliğinden vazgeçilmiştir.

“İslam’a göre cinsiyet ayrımı vardır. Allah erkeği erkek, kadını da kadın olarak yaratmıştır”, “Özümüzde cinsiyet eşitliği yok’’, ‘’Erkek kadını muhafaza edecek şekilde yaratılmıştır. Bunu görmemek için kör olmak gerekir.’’ gibi ne akla ne de bilime sığmayan eleştiriler karşısında MEB, ‘’Bakanlığımız gündeminde bu alanda devam etmekte olan bir proje yoktur.’’ demiştir.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği günden güne derinleşirken, bu eşitsizliği önlemesi gereken iktidar, MEB’den okul müdürlerine, rektörlere, ders kitaplarına hatta medyaya kadar yapılan cinsiyetçi açıklama ve uygulamalar ile toplumsal sorunun derinleşmesinde pay sahibidir. Çocuk istismarlarında, kadına yönelik şiddette ve bu tür cinsiyetçi açıklamalara sus pus olanlar, söz konusu kadınlar olunca her türlü müdahaleyi kendilerine hak görmektedir.

Farklılıklarımızı görmezden gelerek atılan her adımın daha fazla ayrımcılığa neden olduğu bilinen bir gerçektir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılması; cinsiyetçilikten arındırılmış öğretim programları, materyaller, öğretmen davranışları, sınıflar ve okullarla mümkündür.

MEB aşağıda sıralanan sorulara vereceği yanıtlarla yaşanan sorunlara önümüzdeki dönem yanıt üretip üretmeyeceğini ortaya koyacaktır:

  1. Türkiye’nin taraf olduğu Çocuk Hakları Sözleşmesi, Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi ve İstanbul Sözleşmesi başta olmak üzere uluslararası sözleşmelere uyuluyor mu?
  2. Eğitim sistemi dini kurallara göre mi yoksa bilimsel gerçekleri referans alarak ve çocukların üstün yararını gözeterek mi düzenleniyor?
  3. Türkiye’deki okullaşma oranlarına bakıldığında kız ve erkek çocukları arasındaki fark toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yansıtmakta mıdır?
  4. Ensar, Aladağ, Pozantı, Adıyaman’ da yaşananlar, MEB’in sorumluluklarını cemaatlere teslim ettiğinin göstergesi değil midir?
  5. Müfredata hâkim olan cinsiyetçi yaklaşımlar, kadını yok sayan, çocuk istismarını meşru gösteren ders içerikleri özellikle örtük öğrenme yoluyla kız çocuklarına itaat etme, istismarı normalleştirme ve cinsiyetçi bir nesil oluşturma çabası değil midir?
  6. Eğitim kurumlarında yaşanan istismar, taciz ve şiddeti sadece izleyecek misiniz?
  7. Laik, demokratik, bilimsel ve anadilinde eğitimle bağdaşmayan, pedagojik olmayan, cinsiyetçi ve ayrımcı her uygulamanın ve söylemin karşısında olacak mısınız?

Bilinmelidir ki; Eğitim Sen olarak toplumun bütün bireylerinin, temel insan hakları ve özgürlükleri doğrultusunda, herkesin kendi anadilinde, cins ayrımcı olmayan, eşit demokratik, laik, bilimsel, parasız ve kamusal nitelikli eğitim görmesi için mücadele etmeye devam edeceğiz. Sorgulayan, itaat etmeyen, haksızlığın karşısında duran, cinsiyet eşitliğini savunan bireyler yetiştirmeye devam edeceğiz.

2018 Yıl Sonu Eğitimde Cinsiyetçilik Raporu

2018’de Eğitimde Neler Oldu?

Türkiye’de siyasal iktidarın en fazla müdahale ettiği alan olan eğitimde yaşanan temel sorunlarına yönelik çözümsüzlük politikalarının sürdürüldüğü 2018 yılını geride bırakıyoruz.

2018’de Eğitimde Neler Oldu?

2018’de eğitim ve yükseköğretim alanında yaşanan ağır sorunlar ve saldırılar, başta öğrencilerimiz, eğitim ve bilim emekçileri ile veliler olmak üzere, toplumun geniş kesimlerini her zamankinden daha çok etkiledi.

2018 yılında eğitim sisteminin iktidar eliyle nasıl tehlikeli bir uçuruma doğru sürüklediğini, iktidar eliyle kamusal eğitim adım adım tasfiye edilirken, özel öğretimin ve dini eğitim veren okulların doğrudan teşvik edildiğini, eğitimde yaşanan ticarileşme ve dinselleştirmeye dayanan uygulamaların nasıl yaygınlaştığı bütün yönleriyle görüldü. Ülkemizde yaşanan ‘piyasa merkezli’ ve yoğun ‘inanç sömürüsüne’ dayanan adımlar, eğitimde yaşanan nitelik kaybının temel nedenleri olarak öne çıktı.

Kamuda ve eğitimde siyasi ve idari kararlarla hayata geçirilen hukuksuz ihraçlar sorununa çözüm üretilmemesi, sendikal faaliyetler nedeniyle yaşanan sürgünlerin devam etmesi, öğrencilerin yarış atı gibi sınavdan sınava koşturulması, öğretmen atamalarında mülakata dayalı sözleşmeli istihdamın kalıcı hale getirilmesi, ücretli öğretmenliğin sürmesi, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleşmesine neden oldu.

Milli Eğitim Bakanlığı, yıllardır yaptığı değişikliklerle eğitim sistemini yapboz tahtasına çevirirken, 2018’de özellikle yeni müfredat ve TEOG üzerinden yürütülen tartışmalarda görüldüğü gibi, öğrenci ve velilerin kafasını karıştırmak dışında eğitimde somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek yerine, eğitimde yaşanan kaosu derinleştirecek adımlar atmayı tercih etti.

EĞİTİM HAKKI VE EĞİTİME ERİŞİMDE SORUNLAR SÜRDÜ 

2018 yılında çocukların eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanması için hiçbir somut adım atılmazken, çocuk yaşta evlenmeyi özendiren düzenlemeler, çocuk işçiler sorununun sürmesi, okullarda, cemaat yurtlarında ve kurslarda çocuklara yönelik cinsel istismar ve şiddet vakaları ciddi anlamda arttı.

Yoksul, emekçi ailelerin çocukları başta olmak üzere, kız çocukları, kırsal kesimde yaşayan çocuklar; eğitim hakkından eşit koşullarda ve parasız olarak yararlanamadı. Bölgesel, cinsel, sınıfsal vb. eşitsizlikler, anadilinde eğitim gibi en temel sorunlar iktidarın çözmek bir yana daha da derinleştirdiği temel sorunlar olarak eğitim sisteminin öncelikli gündem maddeleri olmayı sürdürdü.

Türkiye’de çeşitli nedenlerle eğitime erişime, kız çocukları, anadili Türkçe olmayan çocuklar, engelli çocuklar ve geçici koruma altındaki çocukların dezavantajları günden güne artarak devam etti. Çocukların eğitime erişimini sayısal verilerle açıklamak gerekirse;

  • İlkokul düzeyinde net okullaşma oranı 2017’de %91,2 iken, 2018’de %91,5 oldu. Bu oran cinsiyete göre; kızlar için %91,7, erkekler için %91,4’tür.
  • Ortaokulda net okullaşma oranı 2017’da Türkiye genelinde %95,7 iken 2018’de %94,5’e geriledi. Ortaokulda net okullaşma oranı kızlar için %94,7; erkekler için %94,3.
  • 2017’de %82,5 olan ortaöğretimde net okullaşma oranı, 2018’de %83,6’ya çıktı.
  • Ekim 2018 itibarıyla, hala eğitime erişemeyen 405.906 Suriyeli çocuk var.
  • Türkiye’de engelli çocukların %89,3’ü çeşitli sebeplerden dolayı okula gidemediği için eğitim hakkından mahrum kaldı.
  • 2018’de açık öğretim lisesinde okuyan 1 milyon 395 bin 621 öğrencinin yüzde 42’si kadın, yüzde 58’i erkek.
  • Türkiye’de 25-34 yaş aralığında olup lise eğitimi almamış olanların oranı, kadınlarda yüzde 47 iken, erkeklerde yüzde 42’dir.
  • Türkiye, OECD ülkeleri arasında, devletin eğitim kurumlarına öğrenci başına en az harcama yaptığı ülke olmayı sürdürdü. 

KAMUSAL EĞİTİM TASFİYE EDİLİRKEN, ÖZEL ÖĞRETİM DESTEKLENDİ 

Gerek okul sayısı gerekse öğrenci sayısı açısından baktığımızda 4+4+4 ile birlikte eğitimde özelleştirmenin tarihte hiç olmadığı kadar hızlı gerçekleşti. Bu durum, kamusal eğitimin hükümet ve MEB işbirliği ile çökertilerek, özel öğretimin devlet desteğiyle ihya edildiğinin kanıtı oldu.

3

2018 itibariyle özel okullar ve bu okullarda okuyan öğrenci sayısı açısından tüm zamanların rekoru kırıldı. 2018 itibariyle özel okul sayısı toplamda 11 bin 694’e (5 bin 218 özel okul öncesi eğitim kurumu, 1.618 özel ilkokul, 1.869 özel ortaokul, 2 bin 989 özel lise) ulaştı. Eğitimde 4+4+4 düzenlemesi sonrasında özel okul öncesi eğitim kurumlarındaki öğrenci sayısı yüzde 53 artışla 236 bin 355’e; özel ilkokullarda öğrenci sayısı yüzde 40 artışla 233 bin 740’a; özel ortaokulda öğrenci sayısı yüzde 96 artışla 321 bin 779’a ve özel liselerde okuyan öğrenci sayısı yüzde 305 artışla 559 bin 838 sayısına ulaştı. 4+4+4 öncesinde Türkiye’deki özel okulların resmi okullara oranı yüzde 10 iken, bu oran 2018 itibariyle yüzde 20’ye dayandı.

İMAM HATİP OKULLARINDA İKTİDAR DESTEKLİ ARTIŞ SÜRDÜ 

Yıllardır siyasal istismar konusu olan imam hatip okulları 2018 yılında da her açıdan desteklenirken, tüm masrafları devlet tarafından karşılandı. Bu şekilde özellikle yoksul ailelerin çocuklarını bu okullara göndermeleri sağlandı. 2012-2013 eğitim-öğretim yılında imam hatip ortaokullarında okuyan toplam öğrenci sayısı 94 bin 467 iken, 2017/’18 eğitim öğretim yılı sonu itibariyle yaklaşık 8 kat artarak 723 bin 108 oldu.

4+4+4 öncesinde 2011-2012 eğitim-öğretim yılında 537 imam hatip lisesinde (İHL) 268 bin 245öğrenci varken 2017/’18 eğitim-öğretim yılı sonu itibariyle İHL sayısı bin 604’e, bu okullarda okuyan öğrenci sayısı ise 514 bin 806’ya yükseldi.

Türkiye’de imam hatip okullarında okuyan toplam öğrenci sayısı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın üstün gayretleri ve devletin bütün imkânlarını seferber etmesi sonucunda 2018 itibariyle 1 milyon 350 bin 611’e çıkarıldı.

MEB BÜTÇESİNDEN ÖĞRENCİ BAŞINA YAPILAN HARCAMALARDA AYRIMCILIK YAPILDI

MEB’in 92 milyar TL’lik 2018 bütçesinden eğitim yatırımları için ayrılan kısmının üçte biri (yüzde 35) ‘din öğretimi’ne ayrıldı. Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün MEB bütçesi içindeki payı, yüzde 68 artırıldı. 2018’de dini eğitimde payı 7,7 milyar TL’ye çıkaran bakanlık, bütçesinin yüzde 7’sine denk gelen bu kaynağın neredeyse tamamını (yüzde 96) imam hatip liseleri için ayırdı.

2

MEB’in 2018 bütçesinden okul öncesi eğitimde öğrenci başına bin 673 TL; ilköğretime (ilkokul+ortaokul) öğrenci başına 4 bin 326 TL; genel ortaöğretimde öğrenci başına 6 bin 153 TL; mesleki ve teknik ortaöğretimde öğrenci başına 7 bin 504 TL ayrılırken, imam hatip liselerinde okuyan öğrenci başına 12 bin 707 TL ayrıldı.

Bugüne kadar özel okullar ve imam hatip okulları konusunda eğitimle ilgili hemen her konuda ayrımcılık yapmayı kendisine görev edinen MEB, 2018’de ayrımcı uygulamalarını arttırarak sürdürdü.

OKULLAR DİYANETİN VE DİNİ VAKIFLARIN FAALİYET ALANI HALİNE GETİRİLDİ

2018 yılında MEB, eğitimde ‘tek din, tek mezhep’ politikalarını arttırarak sürdürdü. MEB’in merkezi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı, yerellerde ise İl müftülükleri başta olmak üzere, büyük çoğunluğu dini cemaatlerin uzantısı olan kimi vakıf ve derneklerle çeşitli konu başlıkları altında imzalanan işbirliği protokolleri, okullarımızın dini grupların temel faaliyet alanları haline getirilmesine neden oldu.

Eğitim sistemi, eğitim biliminin en temel ilkelerinden, laik-bilimsel eğitim anlayışından hızla uzaklaşırken, okullarda dinselleşmeye ve inanç istismarına dayanan uygulama ve faaliyetler kaygı verici boyuta ulaştı. Türkiye, taraf olduğu Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırı hareket ederken, AİHM’in özellikle zorunlu din dersleri ile ilgili verdiği kararlar yok sayıldı.

10 Eylül 2018’de Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Kurum Açma, Kapatma ve Ad Verme Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile MEB’e bağlı her kuruma mescit ve abdesthane açma zorunluluğu getirildi. 

ÖĞRENCİLER TARİKAT VE CEMAAT YURTLARINA MAHKÛM EDİLDİ

2018 yılına öğrenciler, devletin bu alanda yeterince yatırım yapmaması nedeniyle, önceki yıllarda olduğu gibi, yine cemaat ve tarikat yurtlarına mecbur bırakıldılar. Yoksul ve dar gelirli emekçi ailelerin çocukları başta olmak üzere, kız çocukları, kırsal kesimde yaşayan çocuklar; eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamadıklarından dini vakıf ve derneklerin kucağına itildiler.

2018 itibariyle Türkiye’de bulunan 4 bin 292 öğrenci yurdunun 2 bin 546’sı dernek yurtları, 297’si vakıf yurtları, 628’i şahıs yurdu, 821’i diğer tüzel kişiliklere ait yurtlardır. Tıpkı okullarda olduğu gibi, öğrenci yurtlarının da büyük bölümü dini vakıf ve cemaatlerin ana faaliyet alanları olmayı sürdürmektedir.

SİSTEM DEĞİŞİKLİKLERİ ÖĞRENCİLERİ ‘DENEME TAHTASI’ HALİNE GETİRDİ

İktidar, eğitimin bütün kademelerinde benimsediği baskıcı, yönlendirici ve dayatmacı tutumlarıyla, eğitimde yaşanan sorunları çözmek bir yana daha da derinleştirdi. MEB, velilerin ve öğrencilerin tercihlerine, öğrencilerin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda istedikleri okulda okuma koşullarını sağlamayı hedefleyen uzun vadeli planlamalar yapmak yerine, milyonlarca öğrenci ve veliyi yakından ilgilendiren eğitim gibi önemli bir konuda aldığı talimatla temel eğitimden ortaöğretime geçişi bir kez daha değiştirerek, eğitimdeki başarısızlığının üzerini örtmeye çalıştı.

Bugüne kadar, çeşitli adlar altında yapılan sınavlarda ortaya çıkan sonuçlar, çocukların eleştirellikten uzak, yaratıcı düşünemeyen, matematik yapamayan, çevresindeki olayları algılamakta ve yorumlamakta bilimsel anlamda yetersiz kaldıklarını gösterirken, öğrencilerimiz bir kez daha iktidarın deneme tahtası olarak kullanıldı.

MEB OKULLAŞMA POLİTİKASINI İMAM HATİPLER VE MESLEK LİSELERİ ÜZERİNE KURDU

MEB’in mesleki eğitim ve imam hatip lisesi temelli olarak şekillendirilen okullaşma politikası, öğrencilerin çoğunluğunun bu okullara gideceği veya gitmesi gerektiği ön kabulü üzerinden şekillendirildi. Böylece, bir taraftan sermayenin ihtiyaç duyduğu ara elemanlar ucuz işgücü olarak üretim sürecine dâhil olması sağlanırken, diğer taraftan imam hatipleştirme politikaları üzerinden eğitimin dinselleştirilmesi ve siyasi iktidarın politik kitle tabanının genişletilmesi yönünde adımlar atılması hedeflendi.

2018 yılında temel eğitimden ortaöğretime geçiş sürecinde öğrencilerin kendilerine dayatılan meslek lisesi-imam hatip lisesi çıkmazına girmeyi reddetti. LGS’de yerleşen öğrenci oranının en yüksek olduğu lise türleri sırasıyla Anadolu lisesi (yüzde 29,72); fen lisesi (yüzde 28,08) ve Anadolu imam hatip lisesi (yüzde 22,88); mesleki ve teknik Anadolu lisesi (yüzde 11,48) ve sosyal bilimler lisesi (yüzde 7,84) oldu. Öğrenciler, ülkenin neresinde olursa olsun tercihlerini, iktidarın tüm çabalarına rağmen büyük çoğunlukla akademik eğitim veren okullardan yana kullandı.

EĞİTİMDE 2023 VİZYON BELGESİ AÇIKLANDI

Eğitimde uzun süredir yaşanan piyasalaştırma ve ticarileştirme vurgusu ‘Vizyon Belgesi’nde net bir şekilde ifade edilmiştir. MEB’in özel öğretim kurumlarında bürokrasinin azaltılması, haksız rekabetin ortadan kaldırılması ve özel öğretim kurumları ile işbirliğinin güçleneceği mesajı, özel okullarının her açıdan kamu kaynaklarıyla desteklenmesi politikalarının sürdürüleceği anlamına gelmektedir. Okulların finansman ihtiyacını kendi kaynaklarından (bağışlar, aidatlar vb.) sağladığı ve kendi bütçesini oluşturduğu ‘şirket modeli’ benimsendi.

Vizyon Belgesi’nde yıllardır iktidar tarafından özel olarak ilgilenilen imam hatip okulları ile ilgili açılan başlık ve atılacak adımlar (program çeşitliliği, ders çeşidinin azaltılması, Arapça ve İngilizce yaz okulları, imam hatip okulları ile üniversiteler arasında işbirliği) farklı okul türleri ve öğrenciler arasında yaratılan eşitsizliğin devam edeceğini gösterdi.

MEB, 2018 yılında Anadolu imam hatip lisesi öğrencilerine yönelik mesleki uygulama programlarının kapsamını genişletti. Önceki yıllarda, ‘müezzinlik, imamlık, vaizlik, Kuran öğreticiliği’ ve ‘manevi danışmanlık’ gibi hizmetleri kapsayan mesleki eğitim programlarına, ‘manevi rehberlik’ de eklendi. Bakanlık bu yolla imam hatip lisesi mezunlarının çalışabileceği, ‘manevi rehberlik’ isimli yeni bir iş kolu tanımlayarak, 2023 Vizyon Belgesi’nin ilk somut adımını attı.

Vizyon Belgesi’nde yer alan Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun öğretmenlerin iradesi dışında, onların görüş ve önerileri alınmadan masa başında hazırlanması çalışmaları başlatıldı. Öğretmenlik Meslek Kanunu’ndan beklentiler öğretmenlerin yetiştirilmesi, iş güvencesi, mesleğe alınması, ücretler, emeklilik, sağlık, öğretmenlik mesleğinin temel sorunlarını dikkate alan bir içerikte hazırlanması gerekirken, eğitim emekçileriyle, sendikalar ve alandaki meslek örgütleriyle diyalog kurulmadan, bu konudaki talepler dikkate almadan hazırlıklar yapılmaya başlandı.

KHK İHRAÇLARI, SÜRGÜN, SORUŞTURMA VE HUKUK DIŞI KARARLARA ÇÖZÜM ÜRETİLMEDİ

İki yıl süren OHAL sürecinde 36 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarılırken, toplam 135 bin 144 kamu görevlisi hukuken kendilerini savunma hakkı tanınmadan, tamamen siyasi ve idari tasarruflar sonucunda hukuksuz bir şekilde ihraç edilmişti. KHK’ler ile MEB’den 34 bin 393 kişi, Yükseköğretim Kurumlarından 7 bin 312 kişi (5 bin 904 akademisyen, 1.408 idari personel) ihraç edildi. 15 Temmuz darbe girişimi sürecine katıldıkları iddiasıyla ihraç edilen asker sayısı 15 bin 584, polis sayısı ise 32 bin 93 iken benzer suçlamalardan dolayı eğitimde yaşanan toplam ihraçların sayısı 41 bin 705 oldu.

KHK ihraçları ile ilgili olarak kurulan OHAL komisyonu kendisini mahkeme yerine koyarak, hukuken somut olmayan deliller üzerinden yapılan ‘işe iade’ başvuruların büyük bölümünü reddetti. Öte yandan bugüne kadar haklarında soruşturma yürütülen ve savcılıklar tarafından takipsizlik kararı verilen, aralarında Eğitim Sen üyelerinde bulunduğu, binlerce eğitim emekçisinin görevlerine geri dönmeleri önünde herhangi bir yasal engel olmamasına rağmen, hukuksuz bir şekilde görevlerine başlatılmadılar. Örneğin ilgili makamlara dilekçe ile başvuran Eğitim Sen üyeleri hakkında, ihraçlara neden olan suçlamalarla ilgili herhangi bir soruşturmanın olmadığı ortaya çıkmasına rağmen atılması gereken adımlar ısrarla atılmadı. 

MÜLAKATA DAYALI SÖZLEŞMELİ ÖĞRETMEN İSTİHDAMINDA ISRAR EDİLDİ 

15 Temmuz sonrasında tüm kamuda olduğu gibi eğitim alanında da sözlü sınav/mülakat üzerinden sözleşmeli öğretmen atamaları yapılmaya başlanmıştı. Öğretmen atamalarında mülakat uygulamasında ısrar, liyakatin adım adım terk edilerek, yerine sadakatin gelmesine neden oldu. 15 Temmuz 2016 sonrasında tek bir kadrolu öğretmen ataması yapılmazken, 2018 itibariyle sözleşmeli öğretmen sayısı 59 bine ulaştı.

MEB, öğretmen atamalarında mülakat kriteri olarak KPSS’den alınan puanın 50 puan ve üzeri yaparak eski düzenlemeyi değiştirirken, bu durum, öğretmen atamalarında siyasi torpil ve kayırmacılığı ön plana çıkardı.

İktidara eleştirel ve muhalif yaklaşanlar, farklı kimlik ve mezheplerden olanlar elenirken, öğretmen atamalarının öğretmenlik meslek ilkelerine göre değil, iktidarın siyasal çizgisine göre belirlenmesinin önünü açıldı. Üstelik sorun sadece mülakat sınavını geçmekle bitmedi. Sözleşmeli olarak atanan çok sayıda öğretmenin sözleşmesi ‘güvenlik soruşturması’ gerekçe gösterilerek iptal edildi.

ATAMASI YAPILMAYAN ÖĞRETMENLER SORUNUNA ISRARLA ÇÖZÜM ÜRETİLMEDİ

MEB’in resmi verilerine göre ülke çapında görev yapan 920 bin 524 öğretmenin yüzde 66’sı (607 bin 604) son 16 yıl içinde atandı. Buna karşın, 16 yıl içinde KPSS’ye giren her 100 öğretmenden sadece 16’sı öğretmen olarak atanırken, geriye kalan 84 işsiz öğretmen ya tekrar sınava girmek ya da başka alanlarda çalışmak zorunda bırakıldı.

Ataması yapılmayan öğretmenlerin zorunlu olarak meslekleri dışında işler yapmaya zorlanması ve meslekleri ile ilgisi olmayan alanlarda çalışmak zorunda bırakılması Türkiye’nin ayıbı olarak tarihe geçti. İktidarın bugüne kadar eğitim sisteminin ihtiyacı kadar öğretmen ataması yapmaması, mevcut işsizler ordusunun yanı sıra, ikinci bir işsiz öğretmenler ordusunun oluşmasına neden oldu.

EĞİTİMDE ANGARYA ÇALIŞTIRMA, NÖBET SORUNLARI DEVAM ETTİ

Anayasanın 18. maddesinde angarya çalışma ‘Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır.’ ifadesiyle yasaklanmıştır. Anayasada açıkça belirtilmesine rağmen, son yıllarda tüm kamu kurumlarında olduğu gibi, eğitim alanında çeşitli adlar altında gündeme getirilen ‘angarya çalışma’ uygulamaları özellikle sendikalı ya da sendikasız tüm eğitim emekçilerinin olumsuz etkilenmesine neden oldu.

MEB tarafından çeşitli proje ve uygulamalar çerçevesinde resen yapılan görevlendirmeler, çeşitli kurs, proje ve protokol etkinliklerine bağlı çalışmalara zorunlu katılım, ev ziyaretleri, eğitim koçluğu, birden fazla nöbet tutmaya zorlama, öğrenci servis araçlarının kontrolü ve öğrencilere nezaret edilmesi vb. gibi doğrudan öğretmenlik mesleğinin icrası ile ilgili olmayan çok sayıda angarya iş, 2018 yılında da öğretmenlerin sınıf içindeki asli görevlerini yapmalarını önemli ölçüde engelledi. 

EĞİTİMDE YAŞANAN ŞİDDET ARTARAK DEVAM ETTİ 

Toplumsal-ekonomik olumsuzlukların ve gelir adaletsizliğinin giderek derinleştiği ülkemizde okullarda yaşanan şiddet, 2018 yılında da eğitim alanının en önemli sorunları arasında yer aldı. 2018’de okullarda ve okul önlerinde yaşanan şiddet olaylarının tırmanışa geçmesi sonucunda yüzlerce şiddet olayı meydana geldi ve bu olaylarda çok sayıda öğrenci ve öğretmen arkadaşımız hayatını kaybetti.

Okullarda yaşanan şiddetin giderek artması, Türkiye’de eğitim sisteminin çok ciddi bir tehdit ile karşı karşıya olduğunu gösterdi. MEB’in okul içinde özel güvenlik birimleri veya okul çevresine polis yığarak sorunu kolluk kuvvetleri ile çözme arayışının hiçbir işe yaramadığı bir kez daha görülürken, eğitimde şiddet sorununun çözülmesi için yapısal, kurumsal ve kültürel anlamda köklü dönüşümlere ihtiyaç olduğu görüldü.

YARDIMCI HİZMETLİ VE MEMURLARIN SORUNLARI ÇÖZÜM BEKLİYOR 

Eğitim, öğretim ve bilim hizmet alanında görev yapan, memur ve yardımcı hizmetler sınıfında çalışan arkadaşlarımız eğitimin görünmez kahramanlarıdır. Onların emeği ve alın teri olmaksızın okullarımızın, eğitim kurumlarının nitelikli kamu hizmeti üretmesi mümkün değildir.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, bakanlığın merkez ve taşra teşkilatlarında 2018 sonu itibariyle 31 bin 355 yardımcı hizmetlinin görev yaptığını açıkladı. Türkiye’de 53 bin 870 devlet okulu olduğu dikkate alındığında, neredeyse her iki okula bir hizmetlinin düştüğü ortaya çıktı. Yardımcı hizmetlilere normal görevlerinin dışında görevler verilmesi, bunun karşılığında ücret, yevmiye, yolluk, yiyecek ve giyecek yardımı yapılmaması ve fazla mesai ücreti ödenmemesi gibi sorunları beraberinde getirdi.

MEB’e bağlı okullarda 6-8 aylık sürede geçici olarak istihdam edilen İŞKUR aracılığıyla Toplum Yararına Çalışma Projesi kapsamında işe alınanlar, okul aile birliklerince ücret verilip çalıştırılanlar, günlük yevmiye ile geçici çalışanlar en temel haklarından mahrum bir şekilde çalıştırıldı.

Eğitim hizmetlerinin yürütülmesinde büyük emekleri olan, ancak diğer emekçilerle eşit haklara sahip olmayan bu arkadaşlarımız, sanki kendilerine yüklenen her türlü angaryayı, tartışmasız yerine getirmek zorunda bırakıldılar.

EĞİTİM EMEKÇİLERİ 2018’DE EKONOMİK KRİZDEN FAZLASIYLA ETKİLENDİ 

Türkiye ekonomisinde son yıllarda, özellikle 24 Haziran seçimleri sonrasında yaşanan dalgalanmalar, Türk Lirası’nın değer kaybetmesi ve enflasyonunun hızla artması sonucunda satın alım gücümüzde belirgin bir azalma yaşandı. Bu durum, tüm toplum kesimleri gibi, eğitim ve bilim emekçilerini de olumsuz etkiledi.

1 ABD dolarının 3,78 TL olduğu 2018 yılı Ocak ayında ortalama 3 bin 310 TL aylık alan bir öğretmen maaşıyla 876 ABD doları (1 Dolar=3,78 TL) alabiliyorken, 28 Aralık 2018 itibariyle ortalama 3 bin 620 TL maaş alan aynı öğretmenin aldığı maaş 683 ABD doları (1 Dolar=5,30 TL) seviyesine indi. Sadece 2018 yılı içinde, doların artması sonucunda öğretmenlerin maaşında yaşanan erime aylık olarak bin 23 TL’ye (193 ABD doları) oldu. 

2018 YILINDA YÜKSEKÖĞRETİM ALANINDA NELER YAŞANDI?

2018 yılı, üniversiteleri hedef tahtasına çeviren düzenlemelerin hızla devam ettiği, köklü üniversitelerin bölündüğü, yeni rejime sadakat gösterilerinde rektörlerin zirveyi zorladığı bir yıl oldu. Akademik özgürlüklerin, özgür üniversitelerin, bilimsel bilginin, hakikat arayışının, düşünce ve ifade özgürlüğünün adı, muktedirlerin hamasi nutuklarında kendisine yer buldu. Hatırlamamız gerekirse;

  • Barış talep ettiği için haklarında dava açılan ve 05.12.2017 tarihinde ayrı ayrı duruşmaları görülmeye başlanan akademisyenlere İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından 1 yıl 3’er ay hapis cezaları verildi. 7 akademisyen ise hükmün açıklanmasının ertelenmesini kabul etmedi. 4 akademisyen hakkında ise mahkemeler tarafından verilen 1 yıl 3’er aylık cezalardan daha ağır cezalara hükmedildi.
  • Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 46 üniversitenin rektörünü doğrudan ataması için YÖK duyurular yayımladı.
  • Rektörlük şartları yapboz tahtasına çevrildi. 29 Ekim 2016’da Resmi Gazete’de yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname ile rektörlük seçimleri kaldırılmıştı. Arından 9 Temmuz tarihli 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile rektörlük için 3 yıllık profesörlük şartı kaldırıldı. 15 Temmuz’da yayınlanan 4 numaralı kararname ile tekrar getirilen 3 yıllık profesörlük şartı, 12 Eylül 2018 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile tekrar getirildi.
  • Kişiye özel kararname yayınlandı. 25 Temmuz’da Milli Eğitim Bakanlığı’nda yürüttüğü müsteşarlık görevinden ayrılan Yusuf Tekin, 17 Ağustos’ta profesör oldu. 13 Eylül 2018 tarihinde rektörlük için 3 yıllık profesörlük şartı kaldırıldı ve Yusuf Tekin 15 Eylül’de Hacı Bayram Veli Üniversitesi’ne rektör olarak atandı.
  • 7141 sayılı “Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”a göre, 4’ü vakıf ve 16’sı devlet olmak üzere 20 yeni üniversite kuruldu.
  • Aralarında İstanbul, Gazi, İnönü, Anadolu, Selçuk, Erciyes gibi köklü üniversitelerin de bulunduğu 13 devlet üniversitesi bölündü ve fakülteleri, yeni kurulan üniversitelere devredildi.
  • 14 üniversitenin isimlerinin önüne bulundukları şehirlerin isimleri eklendi.
  • Üniversitelerin varlık nedenini, özgür bilimi, akademik özgürlükleri, evrensel hukuk ilkelerini, temel hak ve özgürlükleri yok sayan YÖK, OHAL rejiminin kalıcılaşmasını sağlayan en önemli konuda, yani ihraç uygulamasının nasıl sürdürüleceği konusunda bir genelge yayınladı. Böylelikle YÖK, var olan kaba hukuksuzluğun üniversiteler tarafından biraz daha inceltilmesini ve devlet aklına uygun hareket edilmesini talep edip, bu hukuksuzluklardaki sorumluluğunu olabildiğince azaltmak istedi.
  • Türkiye ile Birleşmiş Milletler arasındaki “teknik yardım anlaşması” çerçevesinde 1952 yılında kurulan; kamu idaresi ve çalışma ekonomisi alanlarında yüksek lisans, doktora programları yürüten ve çok sayıda bürokrat yetiştiren TODAİE, bünyesinde görev yapan akademisyenlerin hakları gasp edilerek 703 sayılı KHK ile kapatıldı.
  • Boğaziçi Üniversitesi’nde hükümetin politikalarına destek veren ve bu politikaları eleştiren öğrenciler arasında yaşanan gerginliğin ardından hükümetin politikalarına muhalif öğrenciler hızla gözaltına alındı.
  • 6 Mart 2018’de üniversitelere yönelik kapsamlı bir yasa çıkarıldı. Yasanın ayrıntıları değerlendirildiğinde kadrolaşmayı ve üniversitelere yönelik tasfiye sürecini hızlandıracak bu yasa kapsamında;
    • “Yardımcı doçentlik” kadrosunun adı “doktor öğretim üyesi” olarak değiştirildi.
    • “Okutman, uzman, çevirici, eğitim öğretim planlamacısı” gibi kadrolar kaldırılarak “Öğretim Görevlisi” kadrosu altında birleştirildi.
    • ÜAK bünyesinde 11 kişiden oluşan yeni bir “yönetim kurulu” kuruldu.
    • Doçentlik için gerekli olan yabancı dil puanı 55’e düşürüldü.
    • Doçentlik Sözlü Sınavı temel koşul olmaktan çıkarıldı ve sadece isteyen yükseköğretim kurumlarının sözlü sınav şartı koyabilmesi sağlandı.
  • 08.09.2018 tarihinde yapılması planlanan Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Merkezi Yazılı Sınavı, yeni rejimin gereksinim duyduğu yoğun mevzuat değişikliği gerekçesiyle YÖK’ün 13.07.2018 tarihli ve 1829 sayılı kararıyla iptal edildi.
  • Üniversitelere norm kadro uygulaması getirildi. 02.11.2018 tarih 30583 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelikle norm kadro fazlası olacak öğretim elemanlarının sözleşmelerinin yenilenmemesi, doçent ve profesör kadrolarındaki bilim insanlarının rotasyon ya da geçici görevlendirme adı altında sürgün edilebilmesinin önü açıldı.

Eğitim Sen olarak belirtmek isteriz ki, karşımızdaki tablo ne kadar karanlık olursa olsun, 2019 yılına insan, toplum, doğa yararına üniversite mücadelesinin damgasını vurmasını umut ediyoruz. Çünkü bizler, birlikte başarabileceğimize inanıyoruz. 

2019’DA EĞİTİM HAKKI MÜCADELEMİZİ GÜÇLENDİRELİM

Türkiye, giderek derinleşen sınıfsal ve kültürel ayrışma, eğitim sisteminin büyük ölçüde piyasaya ve dini kurallara göre düzenlenmesi, eğitim müfredatının hemen her derste dini kurallar ve referansları temel alan bir içerikte olması, eğitim alanında tarihin en büyük kuşatması ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Okulların eğitim kurumu olmaktan adım adım uzaklaştırıldığı, öğrencilerin yarış atı gibi sınavdan sınava koşturulduğu, öğretmenlerin mülakat sınavı ile sözleşmeli istihdam edilerek esnek, güvencesiz ve angarya çalışmaya zorlandığı, torpil ve siyasal kadrolaşmanın arttığı, eğitimde farklı dil ve kimliklerin dışlandığı, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleştiği bir eğitim sisteminin ülkemize ve çocuklarımıza olumlu bir katkı yapması mümkün değildir.

Eğitim sisteminde yıllardır yaşanan ve katlanarak artan sorunların 2018 yılında artarak devam ettiği görülmüştür. Eğitimde yaşanan yapısal sorunlar karşısında MEB’in somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek gibi bir amacının olmadığını görülmüştür.

Eğitim sisteminde yaşanan dönüşüm, iktidarın siyasal-ideolojik hedeflerinden, ülkedeki ekonomik, toplumsal ve siyasal koşulların gelişiminden ayrı değildir. Bugün karşımızda iki seçenek bulunmaktadır; eğitim sistemi ve okullarımız ya tamamen iktidarın egemen ideolojiye teslim edilecek ya da sistemin eğitim üzerinden kendi çıkarlarına göre biçimlendirmek istediği çocuk ve gençlerimizin gerçek anlamda laik, bilimsel ve anadilinde eğitim alması için mücadele edilecektir.

Okullarda yaşanan yoğun dinselleşme ve eğitimi ticarileştirme uygulamaları okullarımızı eğitim yuvası olmaktan hızla uzaklaştırmıştır. Ayrım yapmaksızın herkesin eğitimin hakkından, eşit koşullarda parasız olarak yararlanması için mücadele etmek, kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim hakkını reddeden her türlü adım ve uygulamaya karşı mücadele etmek 2019 yılında da önceliğimiz olacaktır.

Eğitim Sen olarak ülkenin ve çocuklarının geleceğinden endişen eden herkesi kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim hakkı için birlikte mücadeleye çağırıyoruz.

2019 Eğitim Bütçesi Zorunlu İhtiyaçları Bile Karşılamaktan Uzaktır.

2019 Merkezi Yönetim Bütçesi, 10 Aralık 2018 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlanmıştır. Yeni sistemin ilk bütçesi olarak 2019 bütçesi görüşmelerinde MEB ve Yükseköğretim bütçelerinden oluşan eğitim bütçesi 15 Aralık Cumartesi günü Genel Kurul’da görüşülecektir. 2019 merkezi yönetim bütçesi rakamlarına bakıldığında, ekonomik kriz nedeniyle kamu harcamaları ve kamu yatırımları üzerinden ciddi anlamda tasarruf yapılacağı, dolayısıyla ekonomik krizin faturasının yine halkın, emekçilerin sırtına yıkılmak istendiği anlaşılmaktadır.
2019 yılında MEB ve yükseköğretim kurumlarına ayrılan bütçe rakamlarına bakıldığında, eğitimin ve yükseköğretimin en temel ihtiyaçlarının görmezden gelindiği, bütçenin sadece zorunlu harcamalar dikkate alınarak hazırlandığı, hatta zorunlu harcamalarda bile kısıntıya gidildiği dikkat çekmektedir.
2018 yılında 92 milyar 529 milyon TL olan MEB bütçesi 2019 yılı için 113 milyar 813 milyon TL olarak belirlenmiştir. MEB bütçesinde rakamsal olarak artış olduğu görülse de, MEB bütçesinin merkezi yönetim bütçesine oranı 2018 yılında yüzde 12,13 iken, 2019’da bu rakamın yüzde 11,84’e gerilemiştir. Benzer bir azalma MEB bütçesinin milli gelire oranında yaşanmış, 2018’de MEB bütçesi/milli gelir oranı yüzde 2,69 iken, 2019’da bu oran yüzde 2,56’ya gerilemiştir. Benzer bir durum Yükseköğretim kurumları açısından da geçerlidir.

MEB Bütçesinin Milli Gelire Oranı
4

Yükseköğretim Bütçesinin Milli Gelire Oranı

 

5

Geçtiğimiz 16 yıl içinde MEB bütçesinin milli gelire oranı çok az artmış olmasına rağmen, belirlenen rakamlar ihtiyacın çok altında kalmış ve eğitim harcamalarının esas yükü, eğitimi adım adım ticarileştirme ve kamu kaynaklarının özel okullara aktarılmasının da etkisiyle büyük ölçüde halkın sırtına yıkılmıştır.
TBMM’ye sunulan 2019 Bütçe Kanun Tasarısında MEB’e ve yükseköğretime ayrılan bütçe rakamlarına bakıldığında, bir önceki yıla kıyasla oransal olarak artış değil, azalma olduğu dikkat çekmektedir. Her fırsatta eğitime en çok payı kendilerinin ayırdığını iddia eden AKP hükümetleri döneminde eğitim bütçesinin milli gelire oranı OECD ortalaması olan yüzde 6’nın çok altındadır. Özellikle yükseköğretime bütçeden ayrılan payın gerek milli gelire (GSYH) gerekse merkezi yönetim bütçesine oranının 2016 yılından bu yana istikrarlı bir şekilde azaltılması dikkat çekicidir. Özellikle üniversite bütçelerindeki yıldan yıla yaşanan artışın tamamen personel giderleri gibi zorunlu harcamaları karşılamaya yönelik olması dikkat çekicidir.

EĞİTİM BÜTÇESİNİN BÜYÜK BÖLÜMÜ YİNE ZORUNLU HARCAMALARA GİDECEKTİR

Eğitime ayrılan bütçesinin rakamsal büyüklüğünün temel nedeni, iktidarın eğitime verdiği önemden değil, büyük ölçüde personel harcamalarından kaynaklanmaktadır. Bu durumun somut bir yansıması olarak eğitim ve bilim emekçilerinin esnek, kuralsız ve güvencesiz çalıştırılması sağlanmakta, okullarda sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik uygulamasını sürdürülürken, üniversitelerde 50/d gibi güvencesiz istihdam uygulamaları yaygınlaştırılmaktadır.

MEB’in Öğretmen Strateji Belgesi ile öğretmenlere yönelik performans dayatması ve angarya çalıştırma uygulamaları ile işgücü maliyetlerini aşağıya çekmeye çalışmasına rağmen, bakanlık bütçesinin yüzde 83’ü personel için yapılan sabit ödemelere gitmektedir.

2019 MEB Bütçe Kalemlerinin Dağılımı
33

2019 Yükseköğretim Bütçe Kalemlerinin Dağılımı
4

MEB bütçesinin büyük bölümü personel giderleri (%72) ve sosyal güvenlik devlet primi giderlerine (%11) gitmektedir. Başka bir ifadeyle, eğitime bütçeden en çok payı ayırdıklarını iddia edenler, bu payın yüzde 83’ünü zorunlu olarak personel harcamalarına ayrıldığını özellikle gizlemeye çalışmaktadır. 2019 MEB bütçesi içinde mal ve hizmet alım giderlerinin payı % 9, cari transferler % 3, diğer giderler ise % 5’dir. Yükseköğretim kurumları bütçesinin yüzde 69’u zorunlu giderler arasında yer alan personel harcamalarına (personel giderleri + sosyal güvenlik kurumu devlet primi giderleri) ayrılmıştır.

EĞİTİM VE YÜKSEKÖĞRETİM YATIRIMLARI TARTIŞMASIZ BİR ŞEKİLDE AZALMAKTADIR

2002-2019 yılları itibarıyla eğitim bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan payın gelişim seyri, her fırsatta “Bütçeden en çok payı eğitime ayırdık” diyenlerin halkı nasıl kandırdıklarının, eğitime ayrılan bütçenin ne kadarının yatırıma ayrıldığını gizlemeye çalışarak gerçekleri nasıl çarpıttıklarını açıkça göstermektedir. MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay 2002 yılında yüzde 17,18 iken, eğitim hizmetlerinin sunumu açısından çok önemli olan bu rakam 2009’da yüzde 4,57’ye kadar gerilemiştir.
4+4+4 sonrasında zorunlu olarak kısmen de olsa artışa geçen eğitim yatırımlarına ayrılan bütçe oranı, 2014 sonrasında yeniden azalmaya başlamıştır. 2018 yılı itibariyle Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay sadece ve sadece yüzde 8,36 iken, 2019 yılında 2018’e göre neredeyse yarı yarıya azalarak yüzde 4,88’e gerilemiştir. MEB bütçesi içinde aslan payını, ödenek miktarı 2018’e göre yüzde 30’un üzerinde artırılarak 8 milyar 679 milyon TL’ye çıkarılan Din Öğretimi Genel Müdürlüğü almıştır…

5

Tıpkı MEB bütçesinde olduğu gibi, 2019 yükseköğretim bütçesi ile idari ve akademik personel açıkları başta olmak üzere, yükseköğretim emekçilerinin sorunlarının çözülmek istenmediği anlaşılmaktadır. 2019 Yükseköğretim bütçesinde Mal ve Hizmet Alım Giderleri üçte bir oranında (yüzde 33) azaltılırken, yükseköğretim alanındaki yatırım harcamalarını ifade eden Sermaye Giderlerinin yüzde 30 azaltılması dikkat çekicidir.

2019 MEB ve Yükseköğretim bütçelerinin bizlere gösterdiği en temel gerçek, eğitimde yaşanan yoğun ticarileşme sürecinin, 2019 yılında derinleşmesi beklenen ekonomik krizin de etkisiyle, artarak devam edeceği, velilerin 2019 yılında cebinden yapacağı eğitim harcamalarının belirgin bir şekilde artacağıdır.
Genel bütçeden yeterince kaynak ayrılmayan okullarımız ve üniversitelerimiz, 15 Temmuz sonrasında yaşanan kitlesel tasfiye ve siyasal baskıların da etkisiyle, eğitim biliminden, bilimsel faaliyetlerden hızla uzaklaşmış, başta kadro politikası olmak üzere, hemen her konuda iktidarın ve piyasanın ihtiyaçlarına göre hareket edilmeye başlanmıştır.
İhraç ya da işten atma politikalarıyla bütün eğitim kurumlarını çölleştiren uygulamaların arttığı bir dönemde okulların ve üniversitelerin bütün itiraz ve karşı çıkışlara rağmen iktidarın arka bahçesi, hatta resmen ‘devlet dairesi’ haline getirilmek istenmektedir.
Eğitim Sen, eğitim sisteminin bütün kademelerinde uzun süredir büyük bir yıkımla karşı karşıya olduğunu sık sık vurgulamaktadır. Şüphesiz bu durumun temel nedeni ‘tek adam’ yönetiminin siyasal hedefleri ve bu hedeflere ulaşmak için benimsediği tercihleridir. Ancak söz konusu tercihlerin ülkemizi ve eğitim kurumlarımızı büyük bir belirsizliğe ve yıkıma sürüklediği açıktır.
Eğitimden beklenen amaçların gerçekleşmesi, öğretmen, akademik ve idari personel açıklarının kadrolu istihdam ile kapatılması, eğitimin niteliğinin yükseltilmesi, okul-derslik açıkları sorununun çözülmesi, okulların ve üniversitelerin fiziki alt yapı ve donanım eksikliklerinin giderilmesi ve diğer sorunlar için mevcut piyasacı bütçe anlayışının acilen değişmesi gerekmektedir.
Yapılması gereken, kamusal kaynakların yine kamusal bir hak olan eğitim için, özel çıkarlar değil, toplumsal çıkarlar gözetilerek değerlendirilmesidir. Ekonomik kriz gerekçesiyle eğitimden tasarruf yapılması ve eğitim ve yükseköğretim bütçesinde kısıntıya gidilmesi kabul edilemez.

Eğitim Sen olarak taleplerimiz;

* MEB bütçesinin milli gelire oranı en az iki kat arttırılmalı, başlangıç olarak OECD ortalamasına (%6) çıkarılmalıdır…
* Kamu kaynaklarının özel okullara/özel üniversitelere aktarılması uygulamasına derhal son verilmeli, eğitime yeterli bütçe, okullara ve yükseköğretim kurumlarına ihtiyacı kadar ödenek
ayrılmalıdır.
* Eğitim bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay mutlak anlamda arttırılmalı, eğitimi ticarileştirmeyi hedefleyen özel sektör, dini vakıf ve cemaatlerle yapılan ya da yapılacak olan
her türlü ortak proje ve protokoller iptal edilmelidir.
* Vergi dilimi soygununa son verilmeli, ek dersler başta olmak üzere, tüm ek ödemeler temel ücrete dâhil edilmeli emekliliğe yansıtılmalıdır…
* Ek ders saat ücreti hesaplanırken bir öğretmenin aylık maaş tutarı esas alınmalıdır.
(3600/60 = 60 TL)
* Sözleşmeli/ücretli öğretmenlik gibi her türlü güvencesiz istihdam uygulamalarına esnek, kuralsız ve angarya çalışmaya son verilmeli, sözleşmeli öğretmenlerin tamamı kadroya
geçirilmelidir.
* 2018 yılında aile ve çocuk yardımı başta olmak üzere, sosyal yardımlar sembolik olarak belirlenmekten çıkarılmalı, ihtiyaç kadar artış yapılmalıdır…
* Eğitime hazırlık ödeneği sadece öğretmenlere değil, tüm eğitim ve bilim emekçilerine yılda iki kez en az bir maaş tutarında ödenmelidir…
* 24 Haziran seçimleri öncesinde verilen sözler tutulmalı, tüm eğitim ve bilim emekçilerinin ek göstergeleri 3600’e çıkarılmalıdır.
* Eğitim emekçilerinin 3600 ek gösterge talepleri doğrultusunda düzenleme yapılmalıdır…
* Öğretmen, akademik personel, memur ve yardımcı hizmetli açıkları kapatılmalıdır.
* Tüm eğitim ve bilim emekçilerine insan onuruna yakışır bir ücret ve sağlıklı çalışma koşulları sağlanmalıdır…

 

KESK Bölge Mitingi düzenlendi

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun (KESK), “Yoksullaşmaya, işsizliğe, güvencesizliğe karşı birlikte mücadeleye" temalı mitingi Adana da düzenlendi.

Adana Uğur Mumcu Meydanı’nda düzenlenen bölge mitingi yoğun güvenlik önlemi altında gerçekleşti. 

Mitingde ilk olarak söz alan Tertip Komitesi üyesi İrfan Doğan, ekonomik krizin nedenlerine dikkat çekerek, şunları ifade etti: “Bölgemizde eskiden fabrika dumanlarının yükseldiği yerlerde AVM’ler yükseliyor. Fabrikasını kapatıp AVM yapan tek ülke olduk. Doların önlenemez yükselişi yanında yöresinde yıkıntılar bırakarak devam ediyor. Adana’da işsizlikte rekor kırıyoruz. Üretime dayanmayan, ithalata, borca dayanan ekonomi bizi bu duruma getirdi. İşte kriz buralardan çıkıyor.” dedi.

Ardından söz alan KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik ise,  yaşanan krizin giderek hayatın her alanını kabusa çevirdiğini ve de derinleşerek kapsamlı bir hal aldığını savundu.

Bozgeyik, gün geçtikçe işsizler ordusu ile karşılaştıklarını ve konkordato ilan eden firmaların hız kesmeden devam ettiğini dile getirerek, “İster mavi yakalı olalım ister beyaz yakalı, ister asgari ücretli olalım ister se de emekli, ister küçük esnaf olalım ister çiftçi hiç fark etmiyor. Faizden, ranttan beslenen yüzde 1’lik mutlu azınlık dışında kalan yüzde 99 olarak hepimiz krizi iliklerimize kadar yaşıyoruz. Doğalgazdan elektriğe, sudan ulaşıma kadar her şeye uzanan zam kasırgası devam ediyor. Bu koşullarda bin bir çeşit Ali Cengiz oyununa başvurulan resmi enflasyon, işsizlik rakamları bile artık ülkede yaşanan işsizliği, hayat pahalılığını gizlemeye yetmiyor. Tüm bunlara rağmen ülkeyi yönetenler ‘ekonomi tıkırında, her şey yolunda’ nutukları atmaya devam ediyor.”  ifadelerini kullandı.

Konuşmaların ardından sanatçı Yener Bulut ve Ümit Durak sahneye alarak konser verdi.

 

HABER: BAYRAM BULUT

FOTOĞRAF: VEDAT ZÖHRE

KESK'in 15 Aralık 2018 Cumartesi Adana'da gerçekleştireceği "Yoksullaşmaya, İşsizliğe Güvencesizliğe Karşı Birlikte Mücadeleye" mitinge çağrı amaçlı KESK MYK üyelerimiz ile İşyerleri, sendikalar, Siyasi partiler ve Sivil Toplum Örgütleriyle bir araya gelindi.

 

Görüntünün olası içeriği: 4 kişi, yazı