Eğitim Sen’in 27. Mücadele Yılı Kutlu Olsun!
 

Eğitim Sen’in 27. Kuruluş Yıldönümü Adana’da, Kutlandı. Görev Yapmış Şube Başkanlarına Plaket Verildi

 
 
Son Düzenlenme Cumartesi, 22 Ocak 2022 11:05

Seçmeli Dersleri Öğrenciler ve Velileri Seçmeli, Okul Yöneticilerinin Seçme ve Yönlendirme Yapmasının Önüne Geçilmelidir!

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), e-okul sistemi üzerinden 2022-2023 eğitim öğretim yılına ait seçmeli derslerin seçim işlemlerinin başladığını açıklamıştır. Yapılan duyuruya göre, seçmeli ders tercihleri 4-21 Ocak 2022 tarihlerinde yapılacaktır.

Geçmişte okul yönetimlerinin, öğretmen yokluğunu gerekçe göstererek, özellikle dini içerikli derslerin seçilmesi için büyük çaba gösterdiği, neredeyse bunu zorunlu tuttuğu uygulamalar basına ve kamuoyuna yansımıştır. Bu nedenle bu dönem seçmeli derslerin belirlenmesi ve öğrencilerin özgür iradesiyle seçim yapabilmeleri konusunda çok daha dikkatli olunması gerektiği açıktır.

Seçmeli ders tercihlerinde temel ölçütün öğrencinin ilgi ve yetenekleri olması gerekirken, her ders seçme döneminde öğretmen durumu ve fiziki olanakların yetersizliği gerekçe gösterilerek, sadece önceden belirlenmiş bazı derslerin seçilmesini istemek çelişkili bir durumdur. Ataması yapılmayan öğretmenlerin ataması yapılarak öğretmen yokluğu gerekçesi rahatlıkla ortadan kaldırılabilir.

Yıllardır sınırlı sayıda seçmeli derse sıkıştırılan seçmeli ders uygulaması, sınav odaklı eğitim sistemi nedeniyle ağırlıklı olarak matematik, İngilizce, spor etkinlikleri, bilim uygulamaları alanlarıyla dini içerikli derslerle sınırlı olmanın ötesine geçmemektedir. Geçmişte yaşandığı gibi bazı derslerin öğrencilerimiz için ‘zorunlu seçmeli’ hale getirilmek istenmesi kabul edilemez.

Seçmeli dersler, öğrencilerin hayata hazırlanması, ilgi ve yeteneklerini ortaya çıkarması açısından önemlidir.  Seçmeli derslerin okul programlarının ayrılmaz bir parçası olarak öğrencilerin gelişimlerine destek olması, ayrıca bilişsel (bilgi, beceri), duyuşsal (ilgi, tutum) ve sosyal gelişimlerine katkı sağlaması gerekmektedir. Bütün bu bilimsel gerçekleri göz ardı ederek, iktidarın siyasal-ideolojik hedeflerine göre hareket eden eğitim yöneticileri suç işlemiş olacaktır.

Geçtiğimiz yıllarda bazı okul yöneticileri öğrenci ve velilere bilgilendirme yapmadan, onlar adına ders seçimi yapmış, sonrasında seçilen dersleri velilere imzalatma çabası içine girmiştir. Önümüzdeki dönem benzer uygulamaların olması halinde, velilerimizin Türkiye’nin 81 ilinde bulunan 105 Eğitim Sen şubesine başvurmaları halinde sendikamız gerekli adımları atacaktır. Seçmeli ders seçimi sürecini yakından takip ettiğimiz, atılan her hukuksuz adımın karşısında olacağımız bilinmelidir.

Geçmişte defalarca yapıldığı gibi veli ve öğrenciler adına ders seçen okul yöneticileri suç işlediklerini bilmeli ve ona göre hareket etmelidir. Seçmeli derslerin belirlenmesi sürecinde hangi nedenle olursa olsun mağdur edilen veli ve öğrencilerimizin yanında olacağımızı bir kez daha belirtiyor, eğitim politikalarına ilişkin her konuda olduğu gibi, bu konuda da her türlü siyasal ve ideolojik yönlendirmenin  karşısında duracağımızın bilinmesini istiyoruz.

Öğretmenlik Meslek Kanunu Tasarısı Geri Çekilmeli, Taleplerimiz Mutlaka Dikkate Alınmalıdır!

 

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), bugüne kadar eğitim sisteminde yaşanan her sorunda olduğu gibi, eğitim emekçilerinin ekonomik, sosyal, mesleki ve özlük sorunlarına tamamen piyasacı ve rekabetçi bir mantıkla yaklaşmıştır. Bu yaklaşımın son örneği, muhataplarının bilgisi dışında, kapalı kapılar ardında hazırlanan ve 31 Aralık 2021’de TBMM’ye sunulan Öğretmenlik Meslek Kanunu Tasarısı bugün TBMM Milli Eğitim Kültür Gençlik ve Spor Komisyonu’nda  görüşülmeye başlamıştır.

 

Kanun tasarısı gerek hazırlanış biçimi, gerekse sınırlı içeriği açısından bir meslek kanunu olmaktan çok uzaktır. Öğretmenlik mesleği gibi 18 milyon öğrencinin eğitim hakkını ve bir milyonu aşkın öğretmenin mesleğini, çalışma koşullarını, ekonomik ve özlük haklarını 13 maddelik bir kanun metni ile düzenlemek mümkün değildir.

 

Kanun tasarısında özel okul ve kurslarda öğretmenlik yapan meslektaşlarımızın ekonomik ve sosyal hakları, ücret ve çalışma koşulları ile ilgili hiçbir düzenleme olmaması önemli bir eksikliktir. Meslek kanunu olan diğer mesleklere (Doktorluk, Mühendislik ve Mimarlık, Avukatlık, Eczacılık) bakıldığında kamu-özel ayrımı yapmadan o mesleği icra eden herkesin ilgili meslek kanunu kapsamında olduğu görülmektedir.

 

Tasarı, mevcut haliyle bir Meslek Kanunu niteliği taşımadığı gibi, sadece birinci derecedeki öğretmenlere verilecek olan 3600 ek gösterge başta olmak üzere, ekonomik düzenlemelerle ilgili maddelerin 15 Ocak 2023 tarihinden sonra yürürlüğe girecek olması, çalışmanın seçime yönelik olduğunu açıkça göstermektedir.

 

Adaylık sınavının kaldırılması bir müjde olarak sunulurken, sınavın işlevinin bir değerlendirme komisyonuna devredilmesi, öğretmenlerin adaylığının kaldırılmasında bugünlerde yoğun olarak tartışılan mülakat-torpil uygulaması üzerinden yaygın bir ayrımcılığın yaşanabileceği izlenimini vermektedir. 

 

Siyasi iktidar, öğretmenler arasında halen var olan  sözleşmeli, kadrolu, ücretli öğretmen ayrımlarına yenileri eklemekle kalmamakta, eğitim sisteminin rekabetçi ve eleyici yapısını daha da pekiştirecek adımlar atmaktadır. Öğretmenlik zaten bir uzmanlık mesleğidir. Bu temel gerçeği yok sayarak öğretmenleri kariyer basamaklarına göre bölmek, farklı ücret politikaları üzerinden ayrıştırmak öğretmenler arasındaki ilişkilerin ve mesleki dayanışmanın bozulmasına neden olacaktır. Yapay olarak oluşturulan farklı statü ve unvanlar, zaman içinde giderek belirginleşen sınıfsal ayrışmalara, okullarda katı ve hiyerarşik çalışma ilişkilerinin oluşmasına yol açacaktır.

‘Nitelikli Okul/Niteliksiz Okul’ ayrımında olduğu gibi, kariyer basamakları üzerinden ‘Nitelikli Öğretmen/Niteliksiz Öğretmen’ algısı yaratılarak öğretmenlik mesleğinin saygınlığının daha da düşmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu durum ayrıca okullarda çocuğunun sınıfına uzman ya da başöğretmenin girmesini isteyen velilerle okul idaresi ve öğretmenler arasında gerilimler yaratacak, okullarda oluşturulan ‘özel sınıfları’ daha yaygın hale getirecektir.

 

İktidar, eğitim sistemini ve öğrencileri mecbur bıraktığı sınav merkezli eğitim uygulamasına öğretmenleri de katmak istemektedir. Aynı işi yapan, sınıfında, branşında aynı eğitim içeriğini anlatan, benzer öğretim yöntem ve tekniklerini uygulayan ve öğrencileri benzer süreçlerle değerlendiren öğretmenleri farklı statü ve maaş uygulaması üzerinden bölmeye ve ayrıştırmaya yol açacak böylesi bir düzenlemeyi kabul etmemiz mümkün değildir. Ayrıca kariyer basamaklarını ‘kademe ilerleme cezası almamış olmaya’ bağlamak, eğitim emekçilerini sendikal örgütlenmeden uzak tutmaya, yanlış uygulama ve tutumlara itiraz etmemeye yönelik tehlikeli bir adımdır.

 

Öğretmenlik Meslek Kanunu gündeme geldiğinde Cumhurbaşkanı’nın ‘kadrolu ve sözleşmeli öğretmenler arasındaki ayrımı kaldırıyoruz’ ifadesine rağmen bu yönde bir düzenleme yapılmamıştır. Mevcut teklifte sözleşmeli kadrolu ayrımı kalkmadığı gibi, sözleşmeli öğretmenlere sadece ‘sağlık ve can güvenliği’ durumunda tayin hakkı tanınmış, yıllardır ciddi bir sorun olarak devam eden eş durumu tayin hakkı verilmemiştir. 

 

HAKLARIMIZI VE TALEPLERİMİZİ İÇERMEYEN ÖĞRETMENLİK MESLEK KANUNU TASARISI DERHAL GERİ ÇEKİLMELİDİR

 

Siyasi iktidar eğer bir meslek kanunu yapmakta samimi ise yapması gereken tek şey öğretmenlik mesleği açısından uluslararası düzeyde kabul gören en önemli belge olan “Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı”na uygun bir düzenleme yapmalıdır. ILO ve UNESCO ortak belgesi olarak 5 Ekim 1966 yılında kabul edilen ve Türkiye tarafından da onaylanan tavsiye kararı öğretmenlerin toplumsal statüsüne yönelik olarak bugüne kadar atılmış en önemli ve kapsamlı adımdır.

 

Öğretmenlerin sadece okul içinde değil, toplum içinde de yerine getirdikleri görevin taşıdığı önemi, uluslararası düzeyde belgeleyen, öğretmenlerin tüm sorunlarını ele alan ve durumlarını tüm ayrıntıları ile düzenleyen bir metindir. Bu metin dikkate alınmadan hazırlanan bir Meslek Kanununu kabul etmemiz mümkün değildir.

 

 “Öğretmenlerin Statüsü Tavsiye Kararı”, öğretmenlerin konumlarını güçlendirmeyi, haklarını geliştirmeyi ve korumayı amaçlarken, aynı zamanda uluslararası düzeyde yapılmış bir toplu sözleşme niteliği taşımaktadır. 145 paragraftan oluşan belge, öğretmenlik mesleğinde işe alınma, işe alınmada seçme ve formasyon, mesleğe hazırlık, değişik düzeydeki öğretmenlerin mesleki sorunları, iş güvencesi, öğretmenin hak ve sorumlulukları, disiplin işleri ve mesleksel bağımsızlık gibi konuları kapsamaktadır. Temel ücret, çalışma süreleri ve koşulları, özel izinler, araştırma izinleri, tatil, eğitim-öğretim yardımcı personelleri, sınıf mevcutları, öğretmen değişimi, uzak bölgelerde ve kırsal kesimde çalışan öğretmenler ile ilgili özel düzenlemeler, aile yükümlülükleri olan öğretmenlerle ilgili düzenlemeler, sağlık, sosyal güvenlik ve emeklilik gibi konuların da olduğu temel bir belgedir.

 

Eğitim Sen, yıllardır sadece öğretmenlerin değil, eğitim kurumlarında çalışan tüm eğitim ve bilim emekçilerinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Nitelikli eğitim için öğretmenler kadar emeği olan idari ve teknik personel, yardımcı hizmetliler sınıfı ve 4-B statüsünde çalışan eğitim emekçilerinin hakları ve talepleri de dikkate alınmalıdır. Öğretmenler için düşünülen iyileştirmeler, tüm eğitim ve bilim emekçisi arkadaşlarımızın çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ile birlikte ele alınmalıdır.

 

Siyasi iktidar, TBMM’ye sunduğu Öğretmenlik Meslek Kanunu Tasarısı’nı derhal geri çekmelidir. Bir meslek kanunu hazırlanacaksa “Öğretmenlerin Statüsü Tavsiye Kararı” temel alınmalı, sadece öğretmenlerin değil tüm eğitim emekçilerin hakları ve talepleri güvence altına alınmalıdır. Bu doğrultuda çalışmalar yürütmek üzere eğitim alanında örgütlü tüm sendikaları birlikte hareket etmeye çağırıyoruz.

 

Eğitim Sen Adana Şube Yürütme Kurulu Adına

Hüseyin KAYA

Şube Başkanı

Son Düzenlenme Salı, 11 Ocak 2022 09:21

Zam Yağmurunun Sağanağa Dönüştüğü Koşullarda Asgari Ücrette Yapılan Artış Bir İki Ay İçinde Kağıt Üstünde Kalacak Bir Artıştan İbarettir!

2022 yılı asgari ücreti net 4. 250 TL olarak açıklandı. Buna göre gelir vergisi kesintisi kaldırıldığı için eş ve çocuk durumuna bağlı kalmaksızın tüm asgari ücretlilerin cebine girecek tutar 2022 yılı için aylık net 4.250 TL olacak.  İktidar ve yandaş medya “tarihi artış” nutukları atmaya başladı.

Oysa asıl tarihi artış hayat pahalılığında, iğneden ipliğe sağanağa dönüşen zam yağmurunda,  TL’nin döviz karşısında her gün daha fazla değer yitirmesinde yaşanmaktadır. Dolayısıyla önemli olan asgari ücretin oransal artışı değildir. Önemli olan gün geçtikçe ağırlaşan koşullarda asgari ücretin işçinin ve ailesinin geçimini karşılamaya yetip yetmediğidir.

Madalyonun hayata dönük yüzüne bakıldığında söz konusu artışın mutfakta, çarşıda, pazarda yaşanan gerçek hayat pahalılığının altında kaldığı ve böyle giderse birkaç ay içinde sadece kağıt üstünde kalacak bir tutardan ibaret olduğu net olarak görülmektedir. 

Bu gerçeği görmek için asgari ücretliler başta olmak üzere tüm emekçilerin, sadece birkaç dakikalığına hamaset nutuklarına kulaklarını tıkaması ve yüzünü kendi gerçeğine dönmesi yeterlidir.

  • Mutfakta, çarşıda pazarda yaşanan gerçek hayat pahalılığı-enflasyon bugün %60’ı aşmıştır.
  • İğneden ipliğe zam yağmuru son haftalarda sağanağa dönüşmüştür. 
  • Yüzde %150’den fazla artan un fiyatlarının yarın, öbür gün ekmek fiyatlarını iki katına çıkarması başta olmak üzere tüm temel tüketim mallarının fiyatlarının fahiş oranda artması dolayısıyla hiper enflasyon tehlikesi kapıya dayanmıştır.
  • Açlık sınırı koşar adım 3 bin 500 TL’ye yoksulluk sınırı 11 bin TL’ye gitmektedir.
  • TL’nin döviz kuru karşısında adeta pula dönmesi sadece sanayi ürünlerinde, ara mallarda, enerjide, akaryakıtta değil ham madde, tarım ürünlerinde ve gıdada bile dışarıya bağımlı hale getirilen bir ülkenin vatandaşları olarak hepimizin maaşlarını, ücretlerini, eritmeyi çoktan aşmış, buharlaştırmıştır. 
  • Yılın başında 384 dolara denk gelen asgari ücret bugünkü artışa rağmen ancak 271 dolara denk gelmektedir. ‘Tarihi artış’ olarak abartılan artışa rağmen asgari ücretlinin maaşı yılın başına göre dolar bazında 113 dolar azalmıştır.
  • Bugün yapılan artışa rağmen Avrupa ülkeleri içinde  ‘asgari ücretin en düşük olduğu ülke’ ünvanı hala Türkiye’ye aittir. Türkiye’deki asgari ücret zamlı haliyle dahi Çin’in 130 dolar altındadır.

En önemlisi tüm bunlara rağmen ülkeyi yönetenlerin asgari ücretliler başta olmak üzere tüm çalışanlara tek vaadi vardır. O da ülkeyi ucuz emek cennetine çevirme üzerine kurulu “yeni” ekonomik model vaadidir. Yani tüm işçilere emekçilere vaat edilen tek şey dünya pazarı ile rekabet adına köleliktir.

Bunun için süreç boyunca siyasal iktidar ve yandaşları bir algı yaratma operasyonu yürütmüştür.

Dolar kurunun 9,5 TL olduğu koşullarda yapılan bir ankete dayanılarak “çalışanların yüzde 37,3’ünün asgari ücretin 3 bin 750-4 bin lira arasında olmasını istediğini”  iddia edilmiştir. Sadece son bir ayda TL’nin dolar karşısında %55 değer yitirmesi görmezden gelinerek ”asgari ücrette çalışanların beklentisinin de üzerinde artış yapıldı ”  algısı yaratılmak istenmiştir.

Halbuki 1 doların 16 TL’ye dayandığı bugünkü koşullarda “asgari ücretin ne kadar olmasını istiyorsunuz” diye sorulacak olsa çalışanların ezici çoğunluğun vereceği cevap bellidir.

Söz konusu algı operasyonlarının etkisi geçicidir. Kalıcı olan tüm emekçilerin, işçilerin insanca yaşamaya yetecek bir ücret mücadelesidir.

Bunun için;

  • Ülkemizin altında imzası bulunan uluslararası sözleşme ve anlaşmaların gereği yerine getirilerek asgari ücret hesabında sadece işçinin kendisi değil, işçi ile birlikte ailesi temel alınmalıdır. Bu kapsamda Asgari ücret tespitine ilişkin 131 Sayılı ILO Sözleşmesi onaylanmalıdır.
  • Asgari ücrette yapılan artış gittikçe ağırlaşan koşullarda yetersizdir. Öte yandan Türkiye’nin tüm çalışanlar için bir asgari ücretliler ülkesine dönüşmemesi için kamu emekçilerinin, emeklilerin, işçilerin maaş ve ücretleri de en az asgari ücrete yapılan artış oranında, en az %50 artırılmalıdır.  Çoktan kadük hale gelen Toplu İş Sözleşmeleri buna göre yenilenmelidir.
  • Yıllardır TÜİK’in çarpık rakamlarına mahkum edilen,  milli gelirden pay verilmeyen asgari ücretliler başta olmak üzere tüm emekçilerin, işçilerin yaşadığı kayıplar karşılanmalıdır.
  • Asgari ücret  ulusal ölçekli bir toplu pazarlıkla belirlenmeli ve uyuşmazlık durumunda grev hakkını da içermelidir.

KESK olarak tekrar altını çiziyoruz,  asgari ücrette oransal artış hayat iğneden ipliğe sağanağa dönüşen zam yağmurunun sürdüğü koşullarda sadece birkaç ay belki de daha az süreli suni bir” bayram havası yaratmaktan” ibarettir.

Asgari ücretlisinden emeklisine, işçisinden kamu emekçisine hepimiz için suni değil, gerçek bir bayram havası yaratmanın tek yolu bizlere kölelik dayatanlara karşı emeğin hakları için ortak mücadeleyi yükseltmekten geçmektedir.

Bu vesile ile “GEÇİNEMİYORUZ” diyen herkesi 18 Aralık 2021 Cumartesi günü İzmir ve Diyarbakır’da, 19 Aralık 2021 Pazar günü Ankara ve İstanbul’da yapacağımız mitinglerde yan yana, omuz omuza olmaya, emeğin kürsüsünü hep beraber kurmaya çağırıyoruz.

KESK Adana Şubeler Platformu; “Dövizin yükselişi engellenemiyor! Eriyen her kuruş, halkın sırtına yüklenen milyarlarca borç demek. Halkın daha fazla yoksullaşması demek.”

KESK Adana Şubeler Platformu İnönü Parkında”İnsanca Yaşam, Emekten ve Halktan Yana Bütçe İçin Omuz Omuza” Başlıklı Basın Açıklaması Gerçekleştirdi.

Dönem sözcüsü SES Eş Başkanı Dr. Mürşit Enis Akyüz tarafından okunan basın açıklamasında, “19 Aralık Ankara Mitinginde buluşmaya çağırıyoruz!” denildi.

TMMOB Adana İKK ve bazı siyasi partilerin de destek verdiği açıklamada Akyüz sözlerine şu şekilde devam etti;

“Temel tüketim mallarına yapılan zamlar, hayat pahalılığı hepimiz için dayanılmaz hale geldi! Sütten yoğurda, peynirden zeytine vb. tükettiğimiz temel ürünleri alamaz hale geldik. Yaşam her geçen gün bizler için daha zor hale geldi. Biz emeğiyle geçinenler yoksulluk ve sefaletle boğuşurken; tek adam iktidarı pişkince 20 yıl yetmezmiş gibi bekleyin ‘’yeni ekonomik program uyguluyoruz” diyor.”

 NE YAPMALIYIZ?

 Krizden çıkışın ağır faturasını ödemeyi reddedip iş, özgürlük, eşit yurttaşlık talepleri için birleşip hep birlikte mücadele etmeliyiz.

İşçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, üreticiler!

Bizleri sefalete itenlere karşı sadece yakınarak, söylenerek, kızarak bu durumu değiştiremeyiz. Halk için bütçe, İnsanca yaşanacak bir ücret ve vergide adaletin sağlanması, yapılan zamların geri alınması için birleşmeli ve harekete geçmeliyiz…

TALEPLERİMİZ

  • Ücretler insanca yaşanacak düzeye çıkarılsın
  • Temel tüketim mallarından alınan KDV ve bütün dolaylı vergiler kaldırılsın
  • Gerçek enflasyon oranında ücretlere zam yapılsın, bu güne kadarki kayıplarımız karşılansın
  • Yoksulluk sınırının altındaki ücret ve maaşlardan vergi alınmasın
  • Sermaye’ye değil emekçi halka bütçe için toplumun tüm kesimleri sürece dahil edilsin
  • Tüm kamu emekçilerinin ek göstergeleri en az 3600e çıkarılsın

Tüm halkımızı, işçi ve emekçileri, ARTIK YETER demek için

19 Aralık Ankara Mitinginde buluşmaya çağırıyoruz!”

KESK ADANA ŞUBELER PLATFORMU ÜYELERİ AÇIKLAMA SONRASI HALKA DÖNÜK BİLDİRİ DAĞITTILAR.

Son Düzenlenme Cumartesi, 18 Aralık 2021 12:06

Geçinemiyoruz! Emekten, Halktan Yana Bütçe İstiyoruz!

Son Düzenlenme Perşembe, 02 Aralık 2021 12:37

KESK Genel Merkez Kadın Sekreteri Döne Gevher ve Tüm Bel Sen MYK üyesi ZEYNEP SARIKAYA ALTUN katılımıyla KESK Adana Şubeler Platformu HEP BİRLİKTE “İŞSİZLİĞE, YOKSULLUĞA HAYIR! EMEKTEN, HALKTAN YANA BÜTÇE İSTİYORUZ!” konulu basın toplantısı gerçekleştirdi.

Açıklamayı KESK Genel Merkez Kadın Sekreteri Döne Gevher okudu.

 

 Değerli Basın Emekçileri,

 Öncelikle bugün sadece kamu emekçileri olarak bizlerin değil, tüm ülkenin temel sorunu yaşanan ekonomik kriz, zam furyası ve döviz kasırgasıdır.

Merkez bankasının faiz indirimi kararları sonrasında TL’nin döviz karşısındaki değer kaybı ve buna bağlı olarak zam yağmuru daha da hızlandı,  

Temel gıda ürünlerine, doğalgaza, elektriğe, benzin-dizel-LPG’ye, kısacası iğneden ipliğe her şeye zam geldiği gibi daha haftası dolmadan zamlı ürünlere bir daha zam gelmektedir. 

Dolayısıyla asgari ücretlisinden emeklisine, kadrolusundan sözleşmelisine emeği ile geçinen tüm kesimlerin reel geliri her geçen gün erimekte, ekmeği gittikçe küçülmektedir.

 

Dalgalı kur sistemine geçişle birlikte TL’nin değeri neredeyse saatlik değişir hale gelmiştir.

Toplantıya katılmadan önce baktım.  1 dolar 13,21 TL,  1 Euro İSE 14,97 TL civarında,

 Evet, bizler, bu ülkedeki emekçiler, maaşlarımızı, ücretlerimizi Dolar ve Euro olarak almıyoruz. Ancak sanayiden, tarıma, hammaddeden ilaca, akaryakıttan doğalgaza kadar hemen her üründe ithalata bağımlı bir ülkede yaşıyoruz.

Dolayısıyla kurdaki her değişiklik tükettiğimiz tüm ürünlere zam olarak yansıyor. Maliyet enflasyonu tırmandıkça genel enflasyon da kaçınılmaz olarak artıyor.

 

İktidar çevresi ve bir avuç vurguncu, fırsatçı, rantçı kapitalist dışında hepimiz kaybediyoruz. 

 

Her güne yeni zamlarla uyanıyoruz. Temel ihtiyaçlarımızı karşılayamaz olduk.

 

Enflasyon aldı başını gidiyor. TÜİK’e göre yüzde 19,89, bağımsız araştırmacılara göre yüzde

50 civarındadır. 

 

2021 için geçerli olan yeniden değerleme oranı yüzde 9,11 iken 2022 yılında rekor bir artışla %36,2 yapıldı. Bu zam, cebimizdeki yangının 2022 yılında daha da büyüyeceği, temel yaşam giderlerimizi karşılayamaz hale geleceğimizin habercisidir.

  

Değerli Basın Emekçileri,

Ücretlerimiz enflasyonun altında ezildi. Maaşlarımız ve alım gücümüzü eridikçe eriyor. 

 TİS görüşmelerinin bağıtlandığı 22 Ağustos 2021 tarihinde, yani daha 3 ay önce, Merkez Bankası döviz kuruna göre 8.4572 TL olan dolar dün itibariyle 12.6595 TL olmuştur. TL dolar karşısında Ağustos ayından bu yana %49,6 değer kaybetmiştir. Enflasyon artışı da dikkate alındığında yandaş konfederasyonla 2022 yılı için %.5.+ %7,  2023 yılı için %8 + %6 olarak yapılan maaş artışı şimdiden hükmünü yitirmiştir. 

 Ev kiralayamaz, kiraladığımızı da ödeyemez olduk.

 Bin bir emekle büyüttüğümüz gençler barınacak yurt bulamıyor.

 Ucuz işgücü kaynağı görülen kadınlara yönelik şiddet kadın kırımı boyutuna ulaştı. 

 

Patronlar istediği zaman keyfi olarak işten çıkarıyor, iktidar sorgusuz sualsiz ihraç ediyor! Sadece geçen hafta çoğu Diyarbakır EĞİTİM SEN üyesi onlarca KESK’li OHAL’in fiili devamı olan 375 sayılı KHK’nın geçici 35. Maddesine dayanılarak haksız ve hukuksuz şekilde ihraç edildiler. Bu arkadaşlarımıza suç olarak isnat edilenlerin tümü Konfederasyonumuz ve sendikalarımızın kararlarıyla hayata geçirilen eylem ve etkinliklere katılmalarına dairdir. İktidar açıkça sendikal faaliyetleri kriminalize ederek uygulanamaz hale getirmek istiyor. 

 

Konfederasyonumuzun siyasi ve ekonomik krize karşı mücadele programlarını hayata geçirdiği ve üye artışlarının olduğu dönemlerde KESK’lilere yönelik ihraç, gözaltı, tutuklama, mobbing gibi baskı yöntemlerinde artışın yaşanması tesadüf değildir. Bu son ihraçların da bu amaçla planlanarak yapıldığını düşünüyoruz. İhraç edilen arkadaşlarımızın ağırlıklı olarak geçmişte ya da şu an şube yöneticilerinden, KESK organlarında yer alanlardan seçilmiş olması düşüncemizi haklı kılmaktadır. İktidar, polis devleti uygulamalarıyla kendisi gibi düşünmeyen, politikalarına rıza göstermeyen her kesimi hedefe koyuyor, sistematik yıldırma politikasıyla biat etmeye zorluyor. 375 sayılı KHK’nın ek 35. Maddesinin hukuka, uluslararası sözleşmelere, sendikal hak ve özgürlüklere aykırılığını bir kez daha kamuoyunun dikkatine sunuyor, ihraç edilen bu arkadaşlarımızla her türlü dayanışma içinde olacağımızı ifade ediyoruz.

 

Görüleceği üzere, sadece siyasi ve ekonomik kriz değil aynı zamanda hukuk ve adalet kriziyle de karşı karşıyayız. Adalete olan güven tarihin en dip noktalarında seyrediyor. Yandaş medya dahi bu gerçekliği artık gizleyemiyor. 

 

Üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan iktidar baskısı altındaki yargıda ağırlıklı olarak iktidarın ihtiyaçlarına göre kararlar çıkıyor, istisna düzeyinde çıkan kararlar ise hayata geçirilmiyor. 

 Barış Akademisyenlerine ilişkin AYM’nin ve sonrasında ağır ceza mahkemelerinin beraat kararlarının OHAL komisyonu tarafından ciddiye alınmaması ve başvuruların reddedilmesi bunun somut örneklerindendir. 

 Keyfiyet ve hukuksuzluk tüm kurumlara sirayet ederek bir yönetim biçimi haline gelmiştir.  

Değerli Basın Emekçileri,

 İktidar bir yandan istihdam yaratacak yatırımlar yapmıyor, bir yandan çalışanların da işsiz kalmasına yol açacak politikaları hayata geçiriyor. 

 İşsizlik aldı başını gidiyor. İşsizlerin sayısı 10 milyona yaklaştı. Gençler ve kadınlarda işsizlik oranı daha fazla. İşsiz kaldığımızda ise İşsizlik Sigortası Fonundan işsizlik parası alamıyoruz. Çünkü fondaki paralar sürekli patronlara aktarılıyor.

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine göre 2020 yılında kayıtlı işçilerin yüzde 42’si asgari ücretle çalışıyor. Yani 2020 verilerine göre 15 milyon 203 bin 423 kayıtlı çalışan işçiden 6 milyon 390 bin 19’u açlık sınırının altındaki asgari ücretle çalışıyor.

  Değerli Basın Emekçileri

Bu koşullarda ülkemizde milyonlarca çalışanı yakından ilgilendiren asgari ücret artışı için ilk komisyon toplantısı bugün başlıyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı geçen hafta  asgari ücret konusunda yaptığı açıklamada;   asgari ücretin toplumda adalet duygusunu pekiştirecek, onu güçlendirecek, 'burada işçiler sahipsiz değildir, devlet sosyal devlettir ve buna sahip çıkmaktadır' kanaatini yerleştirecek bir seviyede olması gerektiğini söyledi. Bu görüşmelerden açlık sınırında yaşayan milyonlar için insan onuruna yaraşır bir ücretin belirlenip belirlenmeyeceğini hep birlikte göreceğiz.

 Bugün sadece asgari ücretlilerin değil, tüm ücretli kesimlerin, bordroluların reel gelirinin her gün mum gibi erdiği bu zorlu süreçte sosyal devlet politikalarına ihtiyacı artmıştır.

 

Görüldüğü ve yaşandığı üzere nüfusun büyük bölümü insanca yaşam koşullarının çok uzağında açlık sınırının çok yakınında yaşam mücadelesi veriyor!

 

 Değerli Basın Emekçileri,

Emekçilerin ve dar gelirli yurttaşların yaşam ve çalışma koşullarının her geçen gün daha ağırlaştığı bu koşullarda bütçe süreci de devam etmektedir.

 Ancak ne yazık ki Türkiye’de yıllardır bütçeler ülke kaynaklarının, emekçilerden, halktan alınan vergilerin sermayeye-patronlara, yandaşlara aktarılmasının bir aracı haline dönüşmüştür. TBMM görüşmelerine başlanan 2022 Bütçe yasa teklifi bu sürecin son halkasıdır.

Öncelikle bu bütçeyi değiştirmemiz,, halktan, emekten yana bir bütçe oluşturmamız gerekiyor. Çünkü hala halkın, emekçilerin bütçe hakkını yok sayma ısrarı sürdürülmektedir.

Maaşlarımızdan kaynakta kesilen Gelir Vergisinden tüketimde ödediğimiz KDV ve ÖTV’ye kadar her adımda bizden alınan vergilerin nereye, kime harcanacağına ilişkin bize hiçbir söz hakkı tanınmamaktadır.

Değerli Basın Emekçileri

Hemen her dönem iktidar tarafından  “bütçeden aslan payını eğitme sağlığa ayırdık”  açıklamaları yapılmaktadır.

 Oysa 2022 bütçesinde MEB bütçesinin merkezi bütçeye oranı bir önceki yıla göre sadece binde bir, eğitim yatırımlarına ayrılan pay ise binde 37 artmaktadır.

2022 bütçesinde Sağlık Bakanlığı’na ise 122 milyar TL civarında bütçe ayrılmıştır. İlk bakışta oldukça yüksek gibi görünen tutarın personel giderleri çıkıldıktan sonra kalan önemli bir kısmı, kiralama veya hizmet bedeli adı altında şehir hastanelerine aktarılacaktır.

Eğitime, sağlığa, yatırıma, istihdama yeterli pay ayrılamayan bütçede aslan payının en büyük ortağı yine sermayedir, büyük patronlardır, KÖİ projelerinin müteahhitlerdir.

Kısacası 2022 yılı bütçesinde de iktidar bir kez daha pandemi sürecinde daha da yoksullaşan milyonların temel ihtiyaçlarını karşılamak, eğitim, sağlık başta olmak üzere kamu yatırımlarını artırmayı tercih etmemiş sermayeden, güvenlik politikalarından, yandaş kuruluşlara aktarmaktan yana tutum sergilemiştir.

Değerli Basın Emekçileri

İktidarın ilk yıllarından itibaren kadınlar aile ve iş yaşamına uyumlaştırma politikaları ile esnek, güvencesiz, kayıt dışı, yarı zamanlı çalışmaya mecbur bırakılmış, dolayısıyla sosyal güvenceleri, emeklik hakları zedelenmiştir.

Pandemi sürecinde en fazla yoksullaşan, istihdamdan koparılan işsiz kalan, daha fazla ücretsiz ev içi emek ve bakım emeği harcamak zorunda bırakılan yine kadınlar olmuştur.

Dolayısıyla, mevcut durumda eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten istihdama her alanda yaşanan cinsiyet eşitsizliğini ve kadın emeği üzerindeki çifte sömürüyü ortadan kaldırılmaya dönük önlemlerle kadınları ekonomik anlamda güçlendirilmelerini hedefleyen Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Bütçelemeye olan ihtiyaç çok daha yakıcı hale gelmiştir.

Ancak ne yazık ki 2022 bütçesi daha önceki bütçeler gibi toplumsal cinsiyet eşitsizliğini artıran bir bütçedir. Bütçede kadının ne adı ne de yeri vardır. Kadınların ekonomik kaynaklara, kamusal hizmetlere, eğitime, sağlığa ve sosyal koruma haklarına eşitsiz erişimi, bakım ve ev içi emeği ile çifte mesaisi bir kez daha göz ardı edilmektedir.

Sonuç itibariyle, mevcut gelir dağılımı adaletsizliğini daha da derinleştiren, yıllardır omuzlarımıza yıkılan vergi yükünü daha fazla artıran, pandemiden etkilenen milyonların temel gelir güvencesi talebine yer verilmeyen, bunun yerine bizim cebimizden alıp işverenlere-patronlara, yandaş müteahhitlere teşvik, prim desteği , ‘hazine garantisi’, faiz olarak aktarmayı,  güvenlik adı ile altında miktarı bile bilinmeyen kaynakları artırmayı temel alan 2022 yılı bütçesi kabul edilemez bir bütçedir.

KESK olarak içinde bulunduğumuz olağanüstü koşullarda dar gelirlilerin, ücretli kesimlerin salgından korunarak nefes almasını ve insanca bir yaşam sürmesini sağlayacak, EMEKTEN, HALKTAN, BARIŞTAN VE EKOLOJİDEN YANA BİR BÜTÇE İSTİYORUZ!

 

Değerli Basın Emekçileri,

 Bir avuç azınlık dışında artık kimsenin dayanacak gücü kalmadı. Nefes alamaz hale geldik. Bıçak kemiğe dayandı. Toplumsal öfke ve tepki giderek büyüyor.

 Bakınız son günlerde tüm illerde çeşitli protestolar gelişmeye başladı ve iktidar ciddi şekilde ürktü. 

 Ne zaman iktidarı kaybetme korkusu yaşasalar hemen baskıya, algı operasyonlarına, gündem saptırmalarına, kutuplaşma yaratacak politikalara başvuruyorlar.

 Krize karşı yapılmak istenen birçok eylem ve etkinlik ya yasaklanıyor ya da kitleselleşmesinin önüne geçmek için her türlü yola başvuruyorlar. 

 Ülkeyi uçurumun kenarına getirdiler ama “istifa” sesini duymak bile istemiyorlar. Dünyada olmayan bir şey icat ederek “hükümet istifa” demeyi suç kategorisine eklediler. Alın size yeni bir katalog suç! Tüm protesto gösterilerinde ne zaman “hükümet istifa” sloganı atılsa müdahale ediyorlar, gözaltına alıyorlar! 

 Buradan bu vesile ile bir kez daha söyleyelim, baskılara boyun eğmedik eğmeyeceğiz. Krizi biz yaratmadık, faturasını ödemeyeceğiz. İktidar derhal istifa etmeli, erken seçim kararı almalıdır.

 

Değerli Basın Emekçileri,

Bunu sadece buradan değil meydanlarda da söylüyoruz, söyleyeceğiz. Bu çerçevede Konfederasyonumuz “Geçinemiyoruz! İnsanca Yaşam, Emekten ve Halktan Yana Bütçe İçin Omuz Omuza” şiarıyla 18 Aralık 2021 Diyarbakır ve İzmir, 19 Aralık 2021 İstanbul ve Ankara olmak üzere 4 ilde bölge mitingi yapacaktır.

 Bölge mitinglerimizde sadece kamu emekçilerinin değil krizden etkilenen tüm kesimlerin seslerini duyurmasını ve taleplerini dile getirmesini amaçlıyoruz.

 Sizler aracılığınızla kamu emekçilerine, işçilere, işsizlere, güvencesiz çalışanlara, kadınlara, emeklilere, esnaflara, gençlere, “geçinemiyoruz” diyen tüm kesimlere seslenmek istiyoruz: 18 Aralık 2021 Diyarbakır ve İzmir, 19 Aralık 2021 İstanbul ve Ankara’da yapacağımız mitinglerde hep birlikte itirazımızı ve sesimizi yükseltelim. 

HEP BİRLİKTE “İŞSİZLİĞE, YOKSULLUĞA HAYIR! EMEKTEN, HALKTAN YANA BÜTÇE İSTİYORUZ!” diyen Adana’da ki geçinemiyoruz diyen tüm kesimleri sendikalarımızın şubeleriyle iletişim kurarak Ankara’da buluşmaya davet ediyoruz!

 

KESK Merkez Yürütme Kurulu Üyesi

Döne Gevher

KESK Kadın Sekreteri

GEÇİNEMİYORUZ!

İŞSİZLİĞE, YOKSULLUĞA HAYIR!

 

  • Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına, tasfiyesine ve özelleştirme soygununa son verilmesini, kamu hizmetlerine bütçeden ayrılan payın artırılmasını,
  • Mali kayıplarımızın; gerçek hayat pahalılığı ve yoksulluk sınırında yaşanan artış temel alınarak telafi edilmesini,
  • Omuzlarımıza yıkılan vergi yükünün hafifletilmesini, gelir vergisi adaletsizliğine son verilmesini, tüketimden alınan dolaylı vergilerin düşürülmesini, kar, faiz ve servet gelirlerine tanınan ayrıcalıkların kaldırılmasını, asgari ücretin vergi dışı bırakılmasını, belli bir servet düzeyinin üzerindeki zenginlerden servet vergisi alınmasını,
  • Temel tüketim maddelerine son iki yıl içinde yapılan zamların geri alınmasını, söz konusu maddelerden alınan KDV’nin sıfırlanmasını,
  • Her türlü güvencesiz istihdam uygulamasına son verilmesini, herkese güvenceli iş ve güvenli gelecek sağlanmasını,
  • Lisans ve ön lisans mezunu tüm kamu emekçilerinin ek göstergesinin 3600’e çıkarılmasını
  • Toplumsal cinsiyete duyarlı bir bütçenin hayata geçirilmesini, ILO’nun 190 sayılı Şiddet ve Taciz Sözleşmesi’nin imzalanmasını, İSTİYORUZ.

 

İmza Metnini İndirmek İçin

Tıklayınız

Son Düzenlenme Perşembe, 02 Aralık 2021 12:25

KHK ile işten çıkarılan üyelerinin işlerine geri alınması için KESK Adana Şubeler Platformu üyeleri, “Bütün kamu emekçileri işlerine iade edilmeli, ret kararları geçersiz sayılmalı” dedi.

ADANA- KESK Adana Şubeler Platformu, KHK ile işten çıkarılan üyelerinin işe geri alınması için İnönü Parkında açıklama yaptı. Açıklamayı KESK Dönem Sözcüsü Ahmet Aydoğan okudu.

KESK Adana Şubeler Platformu adına açıklamayı yapan Ahmet Aydoğan; “15 Temmuz darbe girişimi üzerindeki sis perdesi yeterince dağılmamış olsa da girişim bahane edilerek hayata geçirilen 20 Temmuz sivil darbesinin neyi amaçladığı aradan geçen süre içinde tümüyle netleşmiştir.

AKP, darbe girişimi öncesinde köşe taşlarını döşemeye başladığı otoriter Tek Adam Rejimini kurumsallaştırması için temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırması gerekiyordu ve bu amaçla da darbe girişimini fırsata çevirdi.

Sivil darbe uygulamalarıyla OHAL döneminde bile askıya alınamayacak olan temel hak ve özgürlükler çiğnendi, darbe girişimi her tür anti demokratik uygulamanın gerekçesi haline getirildi. Bunların başında da haksız ve hukuksuz ihraçlar gelmektedir. ” dedi

 

İKİ YIL, 5 YIL OLDU! 

Aydoğan konuşmasına; “Bilindiği üzere; KHK’lar eliyle ve Resmi Gazete’de isimlerinin yayınlanmasıyla resmi rakamlara göre 125.678 kamu görevlisi ihraç edildi. 

Haksız, hukuksuz şekilde 4.270’i OHAL KHK’leriyle, 431’i bu süreçteki Yüksek Disiplin Kurulu kararlarıyla ve 60’ı 375 sayılı KHK’nın geçici 35. Maddesi ile olmak üzere KESK’e bağlı sendikaların toplam 4.761 üyesi ihraç edilmiştir.

İktidar, ilk aylarda ihraçlara yönelik tüm itiraz yollarının kapalı olduğunu açıkladı. Darbe dönemlerinde dahi görülmeyen bu uygulamaya içeride ve dışarıda itirazlar yükselince ve AİHM’e on binlerce başvuru yapılınca bir oyalama mekanizmasına ihtiyaç duyuldu. 

Bunun üzerine, iktidar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini de hukuksuzluğuna ortak ederek 23 Ocak 2017 günü iki yıllık süre içinde kamudan ihraç edilmiş yüz binlerce kamu emekçisinin ihraç başvurularını değerlendirmek ve karar altına almak üzere kendisine bağlı OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu’nu görevlendirdi. 

8.343 dosya karara bağlanmayı bekliyor

Aradan 5 yıl geçti. Komisyonun görev süresi uzatıldıkça uzatıldı. Buna rağmen hala 8.343 dosya karara bağlanmayı bekliyor. Komisyonun görev süresinin bir yıl daha uzatılacağı da netleşmiş durumdadır. 

Komisyonun verdiği kararlarda ret oranı %87,3’tür. Bu oran bile komisyonun idari bir mekanizma olduğunu, iktidarın noteri gibi hareket ettiğini doğrulamaktadır.” dedi

 

Tam beş yıldır neredeyse her gün söylüyoruz, bir kez daha ifade edelim; bir oyalama aracı olarak kurulan, iktidara bağlı, iktidarın talimatlarıyla hareket eden OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu suç işliyor. Görevde kaldığı her gün suçu katlanarak büyüyor.  

“Komisyon reddettiği için başvuruyu ret ediyorum”

Ahmet Aydoğan “Ne yazık ki, oyalamaya komisyon kararlarına karşı özel olarak kurulan Ankara İdare Mahkemeleri de dâhil olmuştur. 

Komisyonun ret ettiği dosyalara itirazların yapıldığı mahkemeler bugüne kadar KESK’lilerin 312 dosyasını karara bağlamış, bu dosyalardan sadece 10’u için iade kararı vermiştir. 

Dosyanın özüne girmeden, delil durumunu incelemeden, hukuka uygunluğunu sadece “Komisyon reddettiği için başvuruyu ret ediyorum” üzerinden değerlendiren mahkemeler açıkça hukuksuzluğa ortak olmaktadırlar!

 

Öte yandan OHAL uygulamalarının devamını sağlayan 7145 sayılı Kanun’un 26. maddesi ile 375 sayılı KHK’ye eklenen geçici 35. Madde eliyle ihraçlar devam ediyor. Uzatılmış OHAL diye adlandırılan 35. Madde üzerinden her bakanlık bünyesinde bakanlık oluru ile bir komisyon kurulmakta, OHAL KHK’larında yapılan ihraçlarda olduğu gibi “mensubiyet”, “iltisak”ya da“irtibat” kavramları üzerinden yedi gün içinde savunma istenmekte, kısa sürede de önceden alındığı net olan ihraç kararları verilmektedir. 

OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonunun çalışma tarzında olduğu gibi bu komisyonlarında da hangi tarihte, ne tür bilgi ve belgeleri incelediği, ne tür kanıtlara dayanıldığı, “kanıta” dayalı değerlendirme sonucu üyelik mi, mensubiyet mi, iltisak mı, yoksa irtibat mı tespit edildiği belirtilmemektedir. En son Diyarbakır EĞİTİM SEN şubeleri üyelerinden 25’i Ankara’ya çağrılarak ifadeleri alınmış olup komisyonun kararı henüz açıklanmamıştır.” dedi

Hukuk garabetlerinden biri de Barış Akademisyenlerine ilişkin komisyonun aldığı kararlardır. 

Hatırlanacağı üzere, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden yaklaşık yedi ay önce, 11 Ocak 2016’da 1128 akademisyenin imzasıyla “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bir bildiri yayınlandı. Bildiri 10 gün boyunca imzaya açık tutuldu ve imzacı akademisyen sayısı 2212’ye yükseldi. Bildiride sokağa çıkma yasakları döneminde devlet eliyle gerçekleştirilen ağır insan hakları ihlalleri eleştirilmiş ve Kürt sorununda kalıcı barış için müzakere koşullarının oluşturulması talep edilmişti.

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı’nın açıkça hedef göstermesinden sonra Barış Akademisyenleri adeta linçe uğramış, 406 imzacı akademisyen ihraç edilmiş, 822’si hakkında Ağır Ceza Mahkemelerinde davalar açılarak cezalar verilmiştir.

Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu 26 Temmuz 2019’da “Zübeyde Füsun Üstel ve Diğerleri” başvurusunda ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir. 57 ayrı mahkemede açılmış olan 822 davanın en az 622’si AYM kararını takip eden bir yıl içinde peyderpey sonuçlanmış ve sonuçlanan davaların tümünde düşünce ifade özgürlüğü kapsamında beraat kararları verilmiştir.

AYM kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları başta olmak üzere idari makamları, gerçek ve tüzel kişileri bağladığına ilişkin anayasa hükmü açık olmasına rağmen, 26 Temmuz 2019 tarihinden bugüne OHAL Komisyonu ilgili başvurular hakkında karar vermemiştir. Bugünlerde ise OHAL Komisyonu üyeleri siyasal-ideolojik yaklaşımları ve iktidarın yönlendirmesi doğrultusunda karar vermiş ve hukukun en temel ilkelerine açıkça meydan okumuşlardır. İktidarın küçük ortağı MHP’nin AYM’yi kapatma çağrısına AYM kararını hiçe sayarak Komisyon kendi cephesinden yanıt vermiştir.

Komisyon bununla da yetinmemiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Barış Akademisyenleri hakkında yapılan başvuruları hükümete bildirmesinden sonra, hükümetin vereceği cevaba malzeme sağlamak üzere, 28 Ekim 2021 tarihinden itibaren peş peşe ret kararları vermiştir.

Bugüne kadar toplamda 87 ret kararı veren OHAL Komisyonu 325 akademisyenin başvurusunu halen sonuçlandırmayarak oyalamaya ve hukuki sürecin önünü tıkamaya devam etmektedir.

Dört bir yandan kuşatmaya dönüştürülen bu cezalandırma politikası nedeniyle insanlar yaşamlarını yitirmiş, ağır hastalıklara yakalanmış, tedavi olanağı dahi bulamamışlardır. Yurtdışında tedavi görenler pasaport yasağı nedeniyle gidememiş, hastalıkları ilerlemiş, yaşamlarının geriye kalan kısmını yatağa bağımlı halde geçirenler olmuştur. 

SGK dökümünün altına “kamu hizmetinden çıkarılmıştır”

İhraç edilenlerin çalıştırılmaması için işverenlerin el altından tehdit edilmeleri, ihraç edilenleri çalıştıran kurumlara zorluklar çıkarılması, SGK dökümünün altına “kamu hizmetinden çıkarılmıştır” ibaresinin yazılarak işe almak isteyenlerin uyarılması vb. baskılarla özel kurumlarda dahi çalışma haklarının ellerinden alınmak istenmesi,  pasaportlarına el konulması, eğitim haklarının gasp edilmesi, bankaların hesap dahi açtırmak istememesi, çalışma ruhsatlarının ve diplomalarının kısıtlanması, sigorta şirketlerinin ihraç edilenlere ödeme yapmaması gibi örneklere son aylarda göreve iade edilenlere dahi kimi kısıtlamaların getirilmesi eklenmiştir.

 

Aileleriyle birlikte yüzbinlerce insanın anayasal haklarının ellerinden alınarak açlık ve sefalete mahkûm ettirilerek sisteme biat ettirilmeye çalışılması aynı zamanda insanlık suçudur. Bu suça iktidar, OHAL Komisyonu üyeleri ve iktidarın ihtiyacına uygun raporlar hazırlayan yerel kamu idarecileri ortaktırlar. 

Bu nedenle buradan bir kez daha çağrıda bulunuyoruz:

Hukuka ve uluslararası sözleşmelere aykırı, etkin olmayan, denetlenemeyen, kendisini anayasa ve yasalar üstü gören, hükümetin bir organı gibi çalışan ve idari bir mekanizma olan OHAL Komisyonu derhal lağvedilmelidir. Haklarında memuriyeti engelleyen herhangi bir kesinleşmiş yargı kararı bulunmayan, hukuken suç olmayan gerekçelerle ihraç edilen tüm kamu görevlileri bütün haklarıyla birlikte derhal görevlerine iade edilmedir.  

Hukuksuz ihraçlardan dolayı mağdur olan tüm kamu emekçilerinin maddi, manevi hak kayıpları karşılanmalıdır.

Mağdur olan ihraç kamu emekçilerinin mağduriyet giderilinceye ve hukuksuz ihraç edilen tüm kamu emekçileri görevlerine iade edilinceye kadar mücadele etmeye devam edeceğiz. 

BİZ KAZANACAĞIZ, GERİ DÖNECEĞİZ!

Son Düzenlenme Cumartesi, 20 Kasım 2021 12:16

KESK Adana Kadın Meclisi; Kadınlar Güvenceli ve Sendikalı Çalışmak İstiyor