EĞİTİM SEN ADANA ŞUBESİ

11.OLAĞAN GENEL KURUL İLANI

Eğitim Sen Adana Şubesi 11. Olağan Genel Kurulu 19.09.2020 Pazar günü saat.10.00’da sendika şube binamız olan Atatürk caddesi Çınarlı Mahallesi 61012 sokak Pedük apt. kat:3 daire:6 Seyhan Adana adresinde, çoğunluk sağlanamadığı takdirde, ikinci toplantı 26.09.2020 Cumartesi günü saat:10.00’da Merkez Park Amfi Tiyatro Salonu Seyhan/Adana adresinde gerçekleştirilecektir.

GÜNDEM

1-      Yoklama, açılış ve saygı duruşu,

2-      Divan Seçimi,

3-      Açılış Konuşması,

4-      Konukların tanıtımı ve konuşması,

5-      Yürütme ve denetleme kurulu raporlarının sunumu,

6-      Yürütme ve Denetleme Kurulu Raporlarının ibrası,

7-      Seçimler

             a-Yürütme Kurulu (7 Asıl, 7 Yedek)

             b-Denetleme Kurulu (3 Asıl, 3 Yedek)

             c-Disiplin Kurulu (3 Asıl, 3 Yedek)

             e-Üst Delegeler (13 Asıl)

8-      Dilek ve temenniler

9-      Kapanış

Son Düzenlenme Çarşamba, 02 Eylül 2020 13:05

2020 – 2021 eğitim öğretim döneminde işyerlerine özgür kılık kıyafetle gidilmesine ilişkin MYK kararı ektedir.

 

Kararı İndirmek İçin Tıklayınız

Son Düzenlenme Salı, 01 Eylül 2020 16:48

Bilindiği gibi Covid 19 hükümetin yanlış politikaları nedeniyle tırmanma eğilimine girmiş ve bu eğilim hükümetin hukuka aykırı, eğitim emekçilerinin hayatlarını ve sağlıklarını riske atacak işlemlerini ve uygulamalarını gündeme getirmiştir. Bu kapsamda eğitim emekçilerine izolasyona tabi tutulan kişilerin izolasyona uyup uymadığını denetleyecek mahalli denetim ekiplerinde, filyasyon ekiplerinde ya da vefa gruplarında görev verilmektedir. Aynı şekilde okullarda gerekli hazırlık ve önlem alınmadan eğitim-öğretime başlamaya dönük çalışmalar gündeme gelmektedir. Tüm bu hukuksuz,  öngörüsüz ve eğitim emekçilerinin hayatlarını ve sağlıklarını riske atacak işlem ve uygulamalar için Merkez Yürütme Kurulumuz 31.08.2020 tarihinde toplanarak aşağıdaki kararı almıştır;

"31.08.2020 tarihinde Genel Başkan Feray Aytekin Aydoğan'ın başkanlığında toplanarak Covid 19 salgını kapsamında eğitim emekçilerine yönelik işlemler ve uygulamalar görüşüldü ve 1 Haziran 2021 tarihine kadar istek dışı verilen, görev tanımı ve meslekleri dışındaki, sağlıklarını riske sokacak, yasalarla kendilerine verilen görevlerle ilgisi olmayan görevleri sendika üyelerinin yerine getirmemesi ve sendika üyelerinin çalışma ortamlarında hayatlarını ve sağlıklarını riske sokacak ciddi ve yakın bir tehlikeye maruz kaldıklarında durumu görev yaptığı yerin müdürlüğüne bildirdikten sonra söz konusu tehlike ortadan kalkıncaya kadar söz konusu çalışma ortamında bulunmaması kararı alınmıştır. "

Bu karar uyarınca sendikamız üyeleri karar kapsamında kendilerine görev verildiğinde ekte gönderdiğimiz dilekçeyi okul müdürlüğüne verecek, mutlaka evrak numarası alacaklardır.  Dilekçelerine bir cevap verildiğinde ise genel merkez TİS-Hukuk Bürosuna bilgi vereceklerdir. Dilekçe örneği mahalli denetim ekipleri görevine göre hazırlanmıştır. Başka bir görev verildiğinde, üyelerimiz bu dilekçeyi o göreve uyarlayacaklardır. Eğer söz konusu görevler Sağlık Müdürlüğünden SMS ile üyemize bildirilmişse bu dilekçenin sağlık müdürlüğüne bizzat ya da iadeli taahhütlü posta yoluyla verilmesi gerekmektedir.  

Çalışma ortamlarında hayatlarını ve sağlıklarını riske sokacak ciddi ve yakın bir tehlikeye maruz kaldıklarında ise bu kararımıza göre davranacaklardır.

 

Karar için Tıklayın

Dilekçe Örneği için Tıklayın

 

 

….       OKULU MÜDÜRLÜĞÜ’NE

                  …./....

 

 

            Evde izolasyona tabi tutulan Covid 19 tanılı ya da temaslı kişilerin izolasyon yükümlüklerini ihlal etmesi nedeniyle İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü'nün 14.08.2020 gün ve 13180 sayılı yazısı uyarınca oluşturulan Mahalli denetim ekiplerinde yer almam için   ..gün ve .. sayılı yazıyla tarafıma görev verilmiştir. Üyesi olduğum Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası'nın 31.08.2020 tarih ve ...sayılı Merkez Yürütme Kurulu'nun kararı uyarınca bu görevi yerine getirmeyeceğim.

                                                                                         Arz ederim. Tarih

 

                                                                                     Ad-Soyadı

 

 

 

Eki: Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası'nın 31.08.2020 tarih ve 48 sayılı Merkez Yürütme Kurulu'nun kararının örneği

 

 

Adres:

 

 

 

Son Düzenlenme Salı, 01 Eylül 2020 16:36

2020 yılı yaz tatili mazerete bağlı yer değiştirmeler kapsamında aile birliği mazeretine bağlı yer değiştirme başvurusu yapan birçok öğretmenin kontenjan yetersizliği ve/veya puan yetersizliği gerekçesiyle ataması yapılmamıştır. Bu öğretmenlere norm fazlası olarak il emrine atanma hakkı verilmesi için Milli Eğitim Bakanlığı’na yazılı başvuruda bulunduk.

Anılan yazı için tıklayınız.

Son Düzenlenme Pazartesi, 31 Ağustos 2020 13:03

Aradan 81 yıl geçti…

Hala iktidarlar çocuklarımıza barış içinde özgür bir ortamın müjdesini değil SİHA’ların, İHA’ların, savaş makinelerinin, sermayeye yeni kaynak oluşturacak kuyuların “müjdesini” veriyorlar!

Silah harcamaları sürekli artıyor, nükleer silahların sınırlandırılması antlaşmaları bir bir iptal ediliyor, yeni nükleer silah denemelerinin ardı arkası kesilmiyor.

Oysa İkinci Dünya Büyük Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesinde de dönemin iktidarları diğer ülkelerin kendilerini kıskandığının, silahlanmada ileride olduklarının, ırklarının üstünlüğünün müjdesini veriyorlardı! Sonuç olarak; geride en az elli iki milyon ölü, milyonlarca engelli, yerle bir edilmiş kentler, yeri belirsiz gömülü halde tonlarca patlamamış mühimmat ile büyük bir acı ve gözyaşı bırakıldı!

Aradan 81 yıl geçti…

Emperyalist, gerici güçler aynı amaçlar ile sermayenin sınırsız ve koşulsuz dolaşımı için kan dökmeye, işgale ve büyük bedeller ödenerek elde edilmiş temel hak ve özgürlükleri ayaklar altına almaya devam ediyorlar.

Yol açtıkları mültecilik, göçmenlik karşıtlığı üzerinden milliyetçilik, ırkçılık yükseltiliyor, oya ve sermayeye dönüştürülüyor. Halklar arasındaki milliyet, din, dil, etnik kimlik farklılıklarını düşmanlaştırma politikalarına, savaşlara gerekçe haline getiriyorlar. Açlığa, susuzluğa, sefalete sürüklenen milyonlar, göç yollarında yitip giden yüz binler, her geçen gün derinleşen gelir adaletsizliği umurlarında değil! Kârlarını arttırarak kasalarını dolduruyor ve yeni çatışmaların fitilini ateşliyorlar.

Aradan 81 yıl geçti…

Yitip giden hayatların yanı sıra doğa tahribatının dünyanın geleceğini tehdit eder düzeye ulaşmasının son kanıtı olan korona pandemisine, daha birkaç gün önce Giresun’da yaşanan sel felaketi gibi açık göstergelere rağmen doğa talanı, HES’ler, canlıların yaşam alanlarının ortadan kaldırılması, sera gazlarının kullanımı vb. devam ediyor. Sermaye ve rant için yaşama dair ne varsa ortadan kaldırılması zerre kadar umurlarında değil!

Pandemiyi kast ederek “görünmeyen düşmanla savaş halindeyiz” diyorlar. Bir kez daha savaş dilini kullanıyorlar. Pandemiye yol açan doğayla savaş halinde olma politikalarından da vazgeçmiyorlar!

Aradan 81 yıl geçti…

Bölgenin kadim sorunları Kürt ve Filistin sorunları konusunda da emperyalistler ve iktidarlar rant ve paylaşım çerçevesinde oyalama, inkar ve çözümsüzlük politikalarında ısrar ediyor, çatışmaları derinleştiriyorlar. Ekmeğimize, geleceğimize, aşımıza, ormanımıza, suyumuza göz dikenler, bir arada yaşama irademizi de iktidarları için en büyük tehdit olarak görüyorlar.

IŞİD, El Kaide, El-Nusra, Taliban gibi çeteler eliyle yürütülen vekâlet savaşları bu kez Libya üzerinden sürdürülüyor. Yunanistan ve ülkemizdeki iktidarlar kendi politik çıkarları uğruna tehlikeli şekilde gerginliği yükseltiyorlar. Yarattıkları siyasi ve ekonomik krizleri aşmak için yeni çatışmaların fitilleri ateşleniyor.

TALEBİMİZ NET: BARIŞ İÇİNDE, EŞİT, DEMOKRATİK BİR ÜLKE VE DÜNYA!

Gerek savaşların/çatışmaların gerekse de pandeminin bedelini, savaşları çıkaranlar, pandemiye yol açan politikaları uygulayanlar değil yoksullar, ezilenler, emekçiler, kadınlar, çocuklar ödüyor.

Tablo karamsar ancak çaresiz değiliz. Bu gidişatı durdurabiliriz. Hepimizin barışın iyileştirici gücüne ihtiyacı var!

Bunun yolu eşitlik, özgürlük, laiklik ve barış mücadelesinden geçiyor. Barış, özgürlük ve eşitlik paydası altında birlikte ve ortak mücadele birarada yaşamının zemini de oluşturacaktır.

Barış mücadelesinin en çok da yaşadığımız Ortadoğu coğrafyasında ve ülkemizde yükseltilmesine ve süreklileştirilmesine ihtiyaç var. Bu amaçla atılacak her adım bizleri barışa olduğu kadar insan olma erdemine de yakınlaştıracaktır.

Örgütlü ve kararlı bir mücadele ile barışı bu topraklarda kökleşmiş bir ağaç haline getireceğimize olan inancımız her zamankinden daha güçlüdür.

Tüm halkların eşit, özgür, insanca ve kardeşçe yaşayacağı bir dünyayı kendi ellerimizle kurmanın yolunu açmak için gidişattan rahatsız olan, geleceğe dair kaygıları bulunan herkesi omuz omuza ortak mücadeleye çağırıyoruz.

İşçi Sınıfının, ezilenlerin bir araya geldiğinde tarihin akışına nasıl yön verdiğinin ve sermayenin korkulu rüyası olduğunun en somut örneklerinden olan 15-16 Haziran 1970 direnişi Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihinin de en önemli dönüm noktalarındandır.

Aradan 50 yıl geçmesine rağmen, 15–16 Haziran direnişinin bugün hala hatırlanıyor olmasının başlıca nedenlerinden biri de sendikal haklara, temel hak ve özgürlüklere yönelik olarak gerçekleştirilen saldırılara karşı sendikalı, sendikasız tüm emekçilerin toplumsal muhalefet bileşenleriyle birlikte ortak mücadele hattını benimsemesi ve hayata geçirmesi halinde ne kadar önemli kazanımların elde edilebildiğini göstermesidir.

15-16 Haziran, üretimden gelen gücün en etkin şekilde kullanılmasının nadir örneklerinden biridir. 15-16 Haziran üretimden gelen gücün etkin ve yaygın biçimde kullanılması durumunda sermayenin saldırılarının nasıl püskürtüleceğini deneyimleyerek bizlere göstermiştir. Kıdem tazminatına Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi adı altında el konulması girişimlerinin hız kazandığı bugünlerde 15-16 Haziran direnişinin bu niteliği bir kez daha bu saldırılara karşı ne yapılması gerektiğini net olarak işaret etmektedir.

Dünyada ve ülkemizde emekçilerin, işçi sınıfının karşı karşıya kaldığı saldırılar değişmemiş, özellikle salgın süreciyle birlikte daha da çeşitlenerek ve derinleşerek artmıştır.  İşçiler, emekçiler “çarklar dönsün” denilerek salgınla ya da açlıkla ölüm seçenekleriyle karşı karşıya bırakılmıştır.

1970 yılında direngen işçi örgütlülüğünü geriletmek, etkisizleştirmek için yasal düzenleme yapan zihniyet bugün de yeni barajlarla, grev yasaklarıyla, işçiler lehine olan toplu sözleşme hükümlerinin ertelenmesi kararıyla, esnek çalışmanın kalıcı hale getirilmesi girişimleriyle, toplu ve tek tek işten çıkarmalarla, ücretsiz izin dayatmalarıyla, işsizlik fonunun yağmalanmasıyla, sürgün, gözaltı/tutuklama, mobbing gibi yönelimlerle muhalif sendikal örgütlenmelerin tasfiyesini hedefleyen her türlü baskı ve engellemeyle yine iktidardadır.

Dünyanın birçok ülkesinde ve ülkemizde sağcı, gerici, otoriter faşizan iktidarlar salgın sonrası modern kölelik koşullarını yaratarak dünyayı tümüyle şirketlerin yağma alanı haline getirmeyi hedeflemektedir. Ülkemizde yandaş sermaye temsilcilerinden MÜSİAD ve MESS’in hayata geçirmek istediği ‘izole üretim üsleri’ ve ‘elektronik kelepçe’ projeleri bunun açık örneklerindendir.

Emekçiler ne ilk kez ne de son kez bu tür saldırılarla karşılaşıyorlar. Emekçiler tüm saldırılara karşı koyacak 15-16 Haziran gibi tarihsel mirasa, gelecek güzel günlere dair inanç ve umuda sahiptirler. Bu inanç ve kararlılıkla sermayenin saldırıları 15-16 Haziran direnişinin de temel ilkesi olan birleşik ve ortak mücadele ile elbette durdurulacak, püskürtülecektir.

KESK olarak; sermayenin neo liberal taarruzuna rağmen 15-16 Haziran mirası, bilinci ve yol göstericiliğiyle; özgür, eşit, laik, barış içinde bir arada bir yaşam ve güvenceli ve güvenli bir çalışma hayatı için mücadelemizi kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğiz.

Sendikal örgütlenmenin önüne engel konulmasına, yandaş sendikal örgütlenmelerin devlet himayesine alınmasına, örgütsüzlük dayatmasına, grev hakkı kısıtlamasına karşı on binlerce işçinin ortaya koyduğu mücadeleci tutum, inanç, cesaret ve kararlılık 50. Yılında da önümüzü aydınlatmaya devam ediyor. Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihine altın harflerle yazılan 15-16 Haziran 1970 Direnişini, 50. yıldönümünde bir kez daha coşkuyla selamlıyoruz.

YÜRÜTME KURULU

Son Düzenlenme Pazartesi, 15 Haziran 2020 12:25

KESK’Lİ ve KHK’lı OLMAK LİNÇ EDİLMEK DEMEK DEĞİLDİR.        

Değerli basın, değerli kurum temsilcileri;

21 Mayıs 2020 tarihinde, Adana’da bir radyo programına katılan Zeki Kızılkaya CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın görevden alınarak yerine kayyum atanabileceği yönünde açıklamalar yapması, Karalar'ın Güven Boğa ile görüştüğünü öne sürüp bunu gerekçe göstererek "Adana'nın 'kayyum atanan bir şehir olarak anılmaması için Karalar'ın ayağını denk alması lazım’ açıklamasında bulunmuş ve Karalar’a bunu bir ön uyarı olarak anlamasını istemiştir.

Kızılkaya’nın kimden ne şekilde aldığı belli olmayan dayanaksız bilgiler doğrultusunda iddialarda bulunması ve bu doğrultuda açıklamalar yapması kabul edilebilir bir durum değildir.

Ama Tüm Bel-Sen üyesi olan ve tüm çalışmaları legal olan, sendikal hak ve özgürlükler mücadelesinin, barış ve demokrasi mücadelesinin bir unsuru olan Güven Boğa’nın hedef haline gelmesine neden olacak ithamlarda bulunması kabul edilemez. Bu suçtur ve bu gazetecilik etiği ile uyuşabilecek bir davranış değildir.

Güven Boğa’yı suçlu gibi göstermek, Zeydan Karalar’ın aldığı oy üzerinden Türkiye’de üçüncü parti konumunda ki HDP’yi potansiyel tehlike olarak açıklamak görmezden gelinebilecek bir saldırı değildir.

Gazetecilik, hakikatin peşinde olmaktır, hakikatleri karartarak kariyer sahibi olmak değildir.

Gazetecilik; güncel olayları, konuları, gelişmeleri, kişiler hakkındaki bilgileri tarafsızca yapma, kamusal sorumluluk taşıma, halkın gerçek haber alma hakkı ve gerçekleri öğrenme hakkı gibi basın etiği ilkelerine uygun davranmaktır.

Sendikamız üyesi, Güven BOĞA hakkında mesnetsiz, hukuksuz ve kişilik haklarına yönelik yapılan bu saldırı niteliğindeki açıklamalar, bu şahsın mesleki açıdan varsa kaybolan prestijini bırakın yeniden kazanmasını, bir daha geri gelmeyecek biçimde yitirmesi anlamına gelmektedir.

Adalet, Demokrasi, kişi hak ve hürriyeti gibi anayasal kavramlardan da bihaber olduğu ve hukuksuzluğu meşrulaştırmak istediği ortadadır.

Çünkü radyo da ki konuşması ve ardından gelen tepkiler üzerine kendini savunmak için AİHM kararlarına sığınarak verdiği yanıtlar tamamen soyut ve gerçeklerden uzaktır.

Çünkü gazeteci, DEMOKRASİYİ, Adaleti, Hukuku savunur. Muhalif de olabilir, âmâ gerçeğin yanında olmak zorundadır.

Güven BOĞA’ ve on binlerce KHK ile mesleğinden, işinden, aşından, ekmeğinden edilmiş kamu emekçilerinin durumuna sevinmek, onları yalnızlaştırmak, ötekileştirmek ve bunu meşrulaştırma çabası gayri insani bir davranıştır. On binlerce hukuksuzluğa uğramış mağdurun ahını almak demektir, KHK’yı sıradan Hukuki bir işlem olarak görmek demektir ki bu da tam bir cehalettir.

KHK ile yapılan ihraç bir suçun sonucunda oluşmuş bir işlem olarak algılanamaz, bu konudaki sonucu ortaya çıkaracak olan tek merci Yargı’dır.

Değerli basın, değerli katılımcılar;

Radyo konuşmasında ki asılsız iddialara dönük 27 Mayıs 2020 Çarşamba yani bugün, Saat: 11.30’da Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunduk. Başvuru numarası 2020/26550’dir.

Savcılığa verilen dilekçede suç olarak talep edilen cezalar ise şunlardır: “TCK m.267 İftira, TCK m.125 Hakaret, TCK m. 271 Suç Uydurma, TCK m.216 Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama, Cumhuriyet Savcılığı tarafından takdir edilecek diğer suçlar.” Olarak açıklanmıştır.

Değerli katılımcılar;                                  

Halkın seçme ve seçilme hakkının yok sayılması anlamına gelen kayyum atamalarının biz yerel yönetim emekçilerine de baskı, zulüm ve sömürüden başka bir şey getirmediğini bugüne kadar kayyum atanan tüm belediyelerde somut olarak yaşadığımız için çok iyi biliyoruz.

Kuruluşundan bu yana yerel yönetimlerin merkezi iktidar karşısında demokrasi kaleleri olması gerektiğini savunan KESK ve TÜM BEL SEN içinde bulunduğumuz bu salgın günlerinde halk sağlığı ve insanca yaşam için ne kadar önemli olduğu çok daha net görülen yerel yönetimlerin kayyum atamaları veya yasaklamalarla hizmet üretemez kılınması ve halktan koparılması girişimlerini akıl ve bilim dışı olmasının yanında demokrasiye ve hukuka aykırı buluyoruz.

Ve iktidarı bir kez daha, halkımızın demokrasiye olan inancına darbe vurarak ülkemizi geri dönülmez bir kaosa sürükleyen bu uygulamalardan vazgeçmeye; kayyım hukuksuzluklarına ve yerel yönetimleri hizmet üretemez hale dönüştürme girişimlerine son vermeye ve seçilmiş belediye eş başkanlarını görevlerine iade etmeye çağırıyoruz.

27.05.2020

KESK ADANA ŞUBELER PLATFORMU adına

Dönem Sözcüsü

Tüm Bel-Sen Adana Şube Başkanı

Mehmet ÇELİK

 

Son Düzenlenme Çarşamba, 27 Mayıs 2020 14:20

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı başlattığı, emperyalistler tarafından işgal edilmiş bir ülkeyi esaretten kurtarmak için atılan ilk adımın tarihi olan 19 Mayıs 1919’un üzerinden 101 yıl geçti. Türkiye halklarının emperyalizme karşı mücadelesinin en önemli simgelerinden birisi olan 19 Mayıs’ın Türkiye gençliğine ‘Gençlik ve Spor Bayramı’ olarak armağan edilmiş olması anlamlı olsa da, Türkiye’de gençlerin eğitim ve çalışma koşulları  başta olmak üzere ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğu bilinmektedir. En önemli olan sorun ise, gençlerin kendi yaşamları ile ilgili alınan kararlara etki edememesi, karar süreçlerine dahil edilmemesidir.

Bu yıl 19 Mayıs’ı salgın koşullarında karşılıyoruz. Gençler, yaşamları açısından oldukça önemli ve belirleyici olan iki sınava, salgının sağlıkları ile ilgili oluşturduğu riske rağmen girmek durumunda kalacaklar. Gençlerin, eğitimcilerin ve bilim insanlarının tüm talep, eleştiri ve uyarılarına rağmen Haziran ayı içerinde yapılacak olan sınavlar ertelenmedi. Sınavlar ile ilgili yaşananlar, gençliğe verilen değer ve gençlerin düşüncelerinin önemsenmesi açısından oldukça anlamlı olumsuz bir örnek oluşturmaktadır. Henüz zaman varken, henüz çok geç değilken gençlerin sesinin duyulması ve sınavların salgın bitene dek ertelenmesi gerekmektedir.

Bugüne kadar gençliğin sorunlarını çözmek için adım atmayanların, gençlerin sorunlarına yönelik çözümleri olmayanların en büyük marifeti sorunları görmezden gelmek, yok saymak olmuştur. Bu tutum, elbette gençliğin sorunlarını ve karşı karşıya oldukları tehlikeleri ortadan kaldırmamaktadır.

19 Mayıs her ne kadar yıllardır gençlere,  genç kuşaklara övgüler dizilen bir gün olarak kutlansa da, gençler evde, okulda, üniversitede, iş yerlerinde baskıcı, otoriter uygulamalarla karşı karşıya kalmakta, kendilerini özgürce ifade edebilmelerinin, taleplerini dile getirmelerinin önüne sürekli yeni engeller çıkarılmaktadır.

Toplumsal bir kategori olarak değerlendirdiğimizde gençlik, nüfusun yaşı genel olarak 18 ile 25 arasında olan, toplumun oldukça geniş bir kesimini oluşturmaktadır. Nüfusun en dinamik kesimlerini oluşturan gençlerin, tıpkı geçmişte olduğu gibi, bugün de egemen sınıflar tarafından  dönem dönem tehlikeli, sistem karşısında potansiyel tehdit olarak görülmesi düşündürücüdür.

Türkiye’de gençlik, bir taraftan egemenler açısından potansiyel tehdit olarak değerlendirilirken, diğer taraftan gençliğin mevcut düzenin devamının sağlanması için egemenlerin çıkarları doğrultusunda ‘eğitilerek’ sisteme kazandırılması için bütün araçlar adeta seferber edilmektedir. Buradaki temel amaç, gençliğin sınırsız enerjisinden, yaratıcılık ve yeteneklerinden sonuna kadar yararlanmaktır.

Hem eğitimli hem de eğitim alamayan  gençlik arasında işsizlik oranı hızla artmakta, geçim şartları zorlaşmakta ve gençlerimiz gençliklerini yaşamaktan çok uzak bir çarpık düzenin esiri olarak yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Türkiye gençliği, işsizlik ve güvencesizlik batağına mahkum edilmiştir. Yaşanan ekonomik kriz ve salgınla beraber krizin derinleşmesi yaşanan sorunları artırmakta, işsizlik oranını yükseltmektedir. Genç işsizlik oranı her geçen gün artmaktadır.

Atama bekleyen, ataması yapılan ama göreve başlatılmayan arkadaşlarımızın yaşadığı sorunlar her geçen gün artmaktadır. Yüzbinlerce öğretmen arkadaşımız ya asgari ücretin altında maaş alarak ücretli öğretmenlik yapmak ya da kendi mesleği dışında başka işlerde çalışmak zorunda bırakılmıştır.

Bilim dışı, skolastik, dinsel motiflerle kuşatılmış, post modern popüler bir kültür saldırısı altında yaşayan geniş gençlik yığınları, mistisizm ve bilinemezciliğin baskısı altında karamsarlığa itilmekte ve gelecek beklentisi olmayan, sadece içinde yaşadığı anı önemseyen ‘bireyler’ haline getirilmeye çalışılmaktadır. Gençliğin, ilkokuldan başlayarak ırkçı ve gerici bir temelde örgütlenmesini hedefleyen, dünyayı gerçekte olduğu gibi değil, egemen güçlerinin onlara göstermek istediği gibi görmelerini isteyen bir eğitim sistemi içinde sağlıklı bireyler olarak kendisini gerçekleştirmesi mümkün değildir.

Gençlerin eğitim hakkından kamusal bir anlayışla eşit ve parasız olarak yararlanması; laik, bilimsel, demokratik ve kendi anadillerinde eğitim almalarının sağlanması, onları sınırsızca sömürülecek ‘kaynak’ olarak görmeyip birey olarak tanımak, istihdam, iş güvencesi ve onurlu bir yaşam sürmeleri için gerekli adımları atıldığında gençlerin içine itildiği karamsarlığın önüne geçilebilecektir.

Gençliğin geleceğe bakışında ortaya çıkan sorunlardan söz ederken, egemen güçlerinin gençliğin geleceğini karartan, onların enerjisini, yaratıcılığını her fırsatta sömüren, gençliğin dinamizmini denetimi altına alan ve onu düzenin temel parçası haline getiren politikaların terk edilmesi, gençliğin kendi geleceğini yine kendi mücadelesi ile şekillendirmesinin önünü açacak somut politikalara ve adımlara ihtiyaç olduğu ortadadır.

Eğitim Sen olarak gençlerimizin aydınlık bir gelecek mücadelesinde yalnız olmadığını belirtiyor, bütün gençlerimizin 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutluyoruz.

Türkiye’de öğretmen yetiştirme alanında önemli ve kalıcı bir yeri olan öğretmen okullarının kuruluşunun 172. yılı kutlanıyor. 1838 yılında, II. Mahmut döneminde çocukların “rüşt” (erginlik) yaşına kadar okuyabilmeleri için Ortaokul düzeyinde Rüştiyeler açılmış, çocuklar ergenlik yaşına kadar bu okullarda öğrenim görmüşlerdir. 16 Mart 1848 tarihinde Rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere üç yıl süreli Darül Muallimin-i Rüşdi adını taşıyan okullar kurulmuştur. Bu tarih, öğretmen okullarının ilk kuruluş tarihi olarak kabul edilmekte ve bugüne kadar her yıl 16 Mart tarihi öğretmen okullarının kuruluş yıldönümü olarak kutlanmaktadır.

1973 yılında yürürlüğe giren 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu öğretmenlerin yükseköğrenim görmeleri zorunluluğunu getirilmiştir. İlkokullara sınıf öğretmeni yetiştirilmesi için 1974-1975 öğretim yılından itibaren İlköğretmen Okullarının bir kısmında iki yıllık Eğitim Enstitüleri açılmıştır. 1982 yılında yürürlüğe giren 41 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile iki yıllık Eğitim Enstitüleri Eğitim Yüksek Okuluna dönüştürülerek Eğitim Fakültelerine bağlanmıştır.

Eğitim Yüksek Okullarının süresi 1989-1990 öğretim yılından itibaren dört yıla çıkarılmış ve Eğitim Yüksek Okullarının bazıları Eğitim Fakülteleriyle birleştirilerek bu kurumlar “Sınıf Öğretmenliği Bölümüne” dönüştürülmüştür. Günümüzde öğretmen yetiştirme konusundaki yetersizlikler, her geçen gün artan sorunlar, geçmişte öğretmen yetiştirme konusunda uygulanmış başarılı modelleri anımsamaya, zaman zaman o modellere özlem duyulmasına neden olduğundan, öğretmen okullarının kuruluş yıl dönümü her yıl hatırlanmakta ve düzenli olarak kutlanmaktadır.

Medreselere alternatif olarak kurulan Rüştiye mekteplerine Batılı anlamda öğretmen yetiştirmek için açılan Darülmuallimin’in, aradan 169 yıl geçmiş olmasına karşın, öğretmen okullarının Türkiye eğitim sistemi içindeki yerinin doldurulabilmesi mümkün olmamıştır. AKP hükümeti döneminde artan eğitimde ticarileştirme ve eğitimi dinselleştirme adımları, kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim anlayışı ile temelden çelişen politika ve uygulamalar, siyasi iktidarın “sıbyan mektepleri” ve “medrese eğitimi”ne dönmenin hesaplarını yaptığını göstermektedir.

Öğretmenlik mesleği ülkemizde uzun yıllar cazip ve saygı duyulan bir meslek olarak kabul edilmesinde 172 yıl önce kurulan öğretmen okullarının ve bu okullardaki eğitim felsefesinin payı büyüktür. Eğitime, çocuklarımıza çok daha fazla önem vermek gerektiğinin sürekli vurgulandığı son 18 yıl içinde, öğretmenlik mesleği ve eğitim emekçilerinin emeği tarihte hiç olmadığı kadar değersizleştirilmiş, eğitimciler sık sık baskıya ve şiddete maruz bırakılmıştır.

Eğitim sisteminin, Öğretmen Okulları deneyiminin yarattığı değerler sayesinde yaşanan sorunlara rağmen bugünlere kadar gelebilmesi bile başlı başına bir başarı olarak görülmelidir. Türkiye’de eğitim sistemi her geçen gün artan bir şekilde dini vakıflar ve cemaatlerin faaliyet alanı haline getirilirken, siyasi iktidarın yoğun siyasal-ideolojik kuşatması sürmektedir.

15 Temmuz sonrasında ilan edilen OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ler ile eğitim emekçilerinin iş güvencesi fiilen yok edilmiş, on binlerce öğretmen kendilerini savunma hakkı bile tanınmadan ihraç edilmiş, tamamen idari tasarruflarla okullarından ve öğrencilerinden koparılmıştır. 15 Temmuz sonrasında tüm öğretmen atamaları sözleşmeli yapılarak öğretmen güvencesiz çalışmak durumunda kalmıştır. Öğretmen alımlarının mülakatla yapılmaya başlanması ve güvenlik soruşturmaları nedeniyle yarım milyonu aşan ataması yapılmayan öğretmen sorunu sürmektedir. Öğretmen alımında, istihdamında ve idareci görevlendirmesinde liyakatin ortadan kaldırılması,  kayırmacılığın ve siyasi kadrolaşmanın önünü açmıştır. Dünyanın hiçbir ülkesinde öğretmenin ve öğretmenlik mesleğinin değerinin Türkiye’deki kadar düşmesine neden olan, öğretmenlerin emeğini yok sayan bir iktidar ve eğitim yönetimi görmek mümkün değildir.

Türkiye’de eğitimin ve öğretmen yetiştirme sisteminin yaratılmasında ve sürdürülmesinde önemli yerleri olan Öğretmen Okulları ve Köy Enstitüleri gibi deneyimlerin yarattığı değerleri savunmak, yaşadığımız tüm olumsuzluklara, haksızlıklara, hukuksuzluklara, ihraçlara, baskı, sürgün ve tehditlere rağmen “Nitelikli eğitim için, nitelikli öğretmen” anlayışını hayata geçirmek, Eğitim Sen’in ve yüz binlerce eğitim ve bilim emekçisinin öncelikli görevleri arasındadır.

Eğitim Sen olarak, öğretmen okulları geleneğinin yarattığı değerleri savunmaktan asla vazgeçmeyeceğiz. Başta eğitim sistemi olmak üzere tüm toplumsal yaşamı kuşatan ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirmek isteyenlere karşı yürüttüğümüz mücadeleyi sürdürme kararlılığımızı sürdürmeye devam edeceğimizin bilinmesini istiyoruz.

Dünyanın neredeyse tüm ülkelerine etkisi altına alan oldukça ciddi bir salgın tehdidi bugün artık dünden çok daha yakın ve gerçekçi. Ne olacağını, neler yaşayacağımız ve bu salgın tehdidinin ortadan nasıl kalkacağını bilememenin verdiği korku ve kaygı her geçen gün artmakta; bilinmezliğin yarattığı karanlık, adeta bir karabasan gibi gündelik yaşamlarımızı esir almakta; dünya uzun sürecek bir korku girdabının içerisine sürüklenmektedir.

Kapitalizmin bitmek tükenmek bilmez kar hırsının, daha fazla kazanmak için sömürünün yaşamımızın her alanını kuşatmasının, doğanın tahrip edilmesinin acı sonuçlarına birlikte tanıklık ediyoruz.

Bilimin insan, doğa ve toplum yararına değil de muktedir olanın emrinde bir avuç kapitalistin bitmek tükenmek bilmeyen kar isteğini karşılamak için kullanılmasının sonuçlarını artık tüm dünya rahatlıkla görebilmektedir.

Değerli eğitim ve bilim emekçileri, sevgili öğrencilerimiz, ülkemizin güzel insanları;

Eğitim ve bilim emekçilerinin bu topraklarda 112 yıldır aralıksız devam eden mücadelesini bugün sürdüren Eğitim Sen olarak sizlere sesleniyoruz. Biliniz ki yaşadığımız gerçeklik ne olursa olsun, çaresiz değiliz, yalnız değiliz, umutsuz hiç değiliz. Henüz hiç bir şey için geç değil. Bu kaygı ve korku dönemini birlikte aşacak, aydınlığa birlikte ulaşacağız. Yine birlikte halay çekip, türkülerimizi birlikte söyleyecek, güneşin sofrasına hep birlikte oturacağız.

Bu karanlık günlerden aydınlığa bilim, dayanışma ve sorumluluk ile ulaşacağız. Bilimin söylediği ve önerdiği ne varsa eksiksiz yaşama geçirecek ve kısa sürede yaşamımızın normalleşmesi için üzerimize düşen sorumluluklarımızı yerine getireceğiz. Yöneticileri sürekli olarak uyarmak bizlerin kamusal sorumluluğudur. Alınan tedbirleri de yönetimin tüm uygulamalarını da yakından takip edecek; yanlışlık ve eksikliklerin giderilmesi için adım atacağız. Eğitim Sen olarak, bu sorumluluğumuzu hem merkezi hem de tüm illerde titizlikle yerine getireceğimizin tüm kamuoyu tarafından bilinmesini isteriz.

Dayanışma bu zor günleri aşabilmenin en önemli aracı olacaktır. Kimsenin yalnız, çaresiz ve umutsuz kalmasına izin vermemek bizleri bugünden yarına taşıyacaktır. Eğitim Sen Genel Merkezi, şubeleri, temsilcilikleri, üyeleri kimin ihtiyacı varsa onun omuz başında; nerede gereksinim oluşursa tereddütsüz orada olacaktır. Omuz omuza, el ele yürüdük, yürümeyi sürdüreceğiz.

Eğitim Sen için öncelik insanlarımızın sağlığıdır. İnsan sağlığını tehlikeye atacak hiçbir adımı doğru ve kabul edilebilir bulmayız. O nedenle de, salgın tehdidinin oluşmasının hemen ardından MEB’e okulları tatil etme ve öğrencilerin, çalışanların sağlığını tehlikeye atmama çağrısında bulunduk. Eğitim Sen tarihsel sorumluluğunu yerine getirmek için bir adım daha attı ve tüm çalışanlarına 30 Mart 2020 tarihine kadar ücretli mazeret izni verdi. Çalışanlarımıza verilen ücretli izin yıllık izinlerine dahil edilmeyecek. Bu adım ne sendikanın kapatılması anlamına geliyor ne de sendikal faaliyetlerin tatil edilmesi. Çalışanlarımızın sağlığı da hakları da Eğitim Sen olarak sürekli gözeteceğimiz en önemli unsurlar oldu, olmayı da sürdürecek. Tüm emekçilerin bu zor günlerde aynı hakları kullanması gerektiğine olan inancımız tamdır.

Eğitim Sen Genel Merkezi, şubelerimiz ve temsilciliklerimiz bulundukları bölgelerde bu dönemde yaşananları yakından izleyecektir. İhtiyaç olması halinde ve gerekli durumlarda Eğitim Sen sorumluluk almaktan kaçınmayarak, üzerine düşeni yerine getirecektir. MEB ve YÖK gibi faaliyet alanımızda bulunan kamu kurumlarının, bu zor süreci sendikalar ve diğer örgütlü kesimlerle koordine ederek sürdürmesi çağrımız bugüne kadar yanıtsız kalsa da ısrarla bu çağrıyı yineleyeceğiz. Bu zor dönemi dayanışma ve yan yana durarak aşacağımıza olan inancımızla, kamuoyuna saygıyla duyurulur.