egitimsen

egitimsen

Şube Yürütme Kurulu adına Eğitim ve Örgütlenme Sekreterliğinin planladığı ilçe çalışmalarımız kapsamında 19 Aralık Cumartesi günü Kozan Dağılcak'ta Kozan, Feke, Saimbeyli ve İmamoğlu ilçelerinde üye ve yöneticilerimize yönelik Eğitim ve Örgütlenme Çalışması gerçekleştirdik.

Şube Yürütme Kurulu adına Eğitim ve Örgütlenme Sekreterliğinin planladığı ilçe çalışmalarımız kapsamında 9 Ocak 2016 Cumartesi günü Ceyhan Öğretmenevinde Ceyhan, Karataş ve Yumurtalık ilçelerinde üye ve yöneticilerimize yönelik Eğitim ve Örgütlenme Çalışması gerçekleştirdik.

Katledilişinin 23. Yılında Uğur Mumcu’yu Saygıyla Anıyoruz!

24 Ocak 1993’te, karanlık güçler tarafından arabasına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu vahşice katledilen gazeteci yazar Uğur Mumcu’nun ölümünün üzerinden 23 yıl geçti.

Türkiye’de ülkesini ve halkını aydınlatmaktan başka bir kaygısı olmayan basın emekçileri, bilim insanları ve aydınlar, tıpkı bugünlerde olduğu gibi her dönem hedef olarak gösterilmiş, devlet içindeki açık ya da gizli güçlerle işbirliği üzerinden birçok basın emekçisi, bilim insanı ve aydınımız siyasi cinayetler ve suikastlar sonucunda katledilmiştir.

Bir ülkenin gazetecilerini, yazarlarını, aydınları tehdit olarak görmesi, bununla yetinmeyip açık açık hakaret ederek tehdit etmesi, düşüncelerini özgürce ifade edenleri kimi zaman hedef göstermesi, kimi zaman da gazeteci kimliklerini yok sayarak tutuklayıp cezaevine doldurması Türkiye açısından utanç verici bir durumdur.

Türkiye’nin Musa Anter, Uğur Mumcu, Metin Göktepe ve Hrant Dink gibi gazetecilerin öldürüldüğü bir ülke olma utancı kara bir leke olarak ortada dururken, bu utanca dünyada en fazla tutuklu gazetecinin olduğu ülke olma ayıbı eklenmiştir.

Dün cinayetlerle susturulmaya çalışılan gazetecilerin, aydınların ve bilim insanlarımızın bugün baskı, tehdit ve sansür ile karşı karşıya bırakılması, halkın gerçek ve doğru haberleri alma özgürlüğü üzerindeki yasakçı ve baskıcı zihniyetin yıllar içinde hiç değişmediğini göstermektedir.

Eğitim Sen olarak, karanlık güçlere karşı eşit, özgür, demokratik bir Türkiye için mücadele eden, bu yolda canını veren Uğur Mumcu’yu ve ilkelerinden taviz vermedikleri için öldürülen bütün basın emekçilerini, bilim insanlarını ve aydınlarımızı bir kez daha saygıyla anıyoruz.

EĞİTİM HAKKINA YÖNELİK SALDIRILAR VE TEHDİTLERİN GÖLGESİNDE

2015-2016 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI I. YARIYIL DEĞERLENDİRMESİ

 

 

Eğitim sisteminin, eğitim ve bilim emekçilerinin yıllardır birikerek artan sorunları her geçen yıl katlanarak artmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) eğitimde sorunlara kalıcı çözümler üretmekten çok, yeni sorunlar yaratan politika ve uygulamaları nedeniyle eğitim emekçileri, öğrenciler ve veliler sürekli mağdur edilmektedir.

2015-2016 eğitim öğretim yılının birinci yarısı, bölgede yaşanan çatışmalar, sokağa çıkma yasakları ve fiili sıkıyönetim uygulamaları nedeniyle geçmiş yıllardan farklı sorunları gündeme getirmiştir. Eğitim öğretim yılının çatışmaların ve silahların gölgesinde açılması, üstelik bu sürecin tüm yarıyıl boyunca sürdürülmesi, gerek ülkemiz, gerekse öğrenci, öğretmen ve veliler açısından benzeri daha önce görülmemiş riskleri ve uygulamaları gündeme getirmiştir.

Türkiye tarihinde benzer bir örneğine daha önce hiç rastlanılmamış bir şekilde, aylardır ülkenin bir bölümünde yaşanan çatışmalar nedeniyle öğrenci ve öğretmenler can güvenliği endişesiyle karşı karşıya bırakılmıştır. Aylardır bölgede fiilen olağanüstü hal (OHAL) koşullarının yaşanması, eğitim öğretimi durma noktasına getirmiş, başta çocuklar ve öğretmenleri olmak üzere, sivil halkın can ve mal güvenliği daha önce hiç olmadığı kadar büyük tehditlerle ve tehlikelerle karşı karşıya kalmıştır.

 

Çatışmalı süreç ve sokağa çıkma yasakları eğitim hakkına büyük darbe indirmiştir!

 

2015-2016 eğitim öğretim yılının birinci yarısını geçmiş yıllardan ayıran en önemli farklardan birisi, Cumhuriyet tarihinde ilk defa Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından öğretmenlerin “hizmet içi eğitim” bahanesiyle öğrencilerinden ve okullarından ayrılmak zorunda bırakılması olmuştur.  MEB, Cizre ve Silopi’de “askeri operasyon yapılacağı” gerekçesiyle eğitim öğretim kurumları olan okullar ve yurtların boşaltılmasını sağlamış, ardından bölge illerinde uzun süreli “sokağa çıkma yasağı” ilan edilmesi nedeniyle eğitim-öğretim fiilen durdurulmuştur.

Yaşanan sokağa çıkma yasakları nedeniyle on binlerce öğrencinin eğitim-öğretim hakkı gasp edilmesi, çocukların ve sivil halkın hedef haline gelerek ölmesi olmuştur. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 6. Maddesi her çocuğun yaşama hakkına sahip olduğunu ve devletin çocuğun yaşamını ve gelişimini güvence altına almakla yükümlü olduğunu belirtmesine rağmen, eğitim öğretimin birinci yarıyılı çocuk ölümlerinin en yoğun yaşandığı dönem olarak tarihe geçmiştir.

2015-2016 eğitim öğretim yılının birinci yarısı, sokağa çıkma yasağının olduğu ilçelerde fiilen kayıp bir dönemin yaşanmasına neden olmuştur. Sokağa çıkma yasakları kapsamında Cizre’de 104 okulda öğrenim gören 41.127 öğrenci, Silopi’de ise 68 okulda öğrenim gören 39.128 öğrenci olmak üzere toplam 80.255 öğrenci ve 2.991 öğretmen bu süreçten olumsuz etkilenmiştir. MEB her ne kadar ‘telafi eğitimi yapılacak’ iddiasında bulunsa da, öğrenci ve öğretmenlerin bu süreçte yaşadıkları ‘travma’ ve ‘endişe’lerin telafi edilebilmesinin hiç de kolay olmadığı açıktır.

Askeri darbe dönemlerinde bile örneklerine rastlanmayan, 1990’lı yılları bile gölgede bırakan yoğun baskı ve şiddet ortamında, hem okullar çatışmaların hedefi haline getirilmiş, çok sayıda okul ve hastanenin yakılarak tahrip edilmesi nedeniyle eğitim ve sağlık hizmetleri başta olmak üzere tüm kamu hizmetleri kesintiye uğramış, halkın günlük yaşamı pek çok açıdan alt üst olmuştur.  

 

 

Eğitimde ticarileşme ve dinselleşme uygulamaları artmıştır

 

Siyasi iktidar eğitim sistemini kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda biçimlendirme uygulamalarına hız kesmeden devam etmektedir. Eğitimin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi denildiğinde akla gelen, devlete ait eğitim kurumlarında çeşitli adlar altında para toplanması, özel öğretim kurumlarının kamu kaynakları ile desteklenmesi, eğitim politikalarının eğitim-piyasa ilişkisine göre belirlenmesi ve halkın cebinden yaptığı eğitim harcamalarının belirgin bir şekilde artması gibi farklı uygulamalar geçtiğimiz eğitim öğretim yılında artarak sürmüştür.

Geçtiğimiz yıllar içinde devlet okullarının sayısı belirgin bir şekilde azalırken her fırsatta kamu kaynakları ile desteklenen, çeşitli muafiyet ve istisnalar ile açılması teşvik edilen özel ilkokul ve ortaokul sayılarındaki artış artarak devam etmektedir. Velilerin çocuklarını özel okullara yönelmesinde kamu eğitim kurumlarının 4+4+4 nedeniyle yaşadığı tahribat belirleyici olmuştur. 4+4+4 sonrasında özel okulların toplam okullar içindeki oranının 3 kat artmış olması bu açıdan bakıldığında dikkat çekicidir. 4+4+4 ile artan zorunlu-seçmeli din dersleri, aşırı kalabalık sınıflar, öğretmen yetersizliği, fiziki koşullar gibi pek çok neden birçok velinin özel okullara yönelmesini beraberinde getirmiş, bu durum kaçınılmaz olarak devlet okullarındaki eğitimin zayıflamasına neden olmuştur.  

Eğitim, devredilemez bir kamusal haktır. Bu alanda yapılan çeşitli araştırmaların da gösterdiği gibi, devlet okullarında paralı eğitim uygulamaları yaygınlaştıkça, en düşük gelir dilimindeki yüzde 20’lik kesimin gelirleri içinde eğitim harcamalarına ayırmak zorunda oldukları pay artmaktadır. Söz konusu artış ise ancak gıda ve sağlık harcamalarından kısılarak gerçekleştirilebilmektedir. Bu koşullarda devlet okullarında eşitsizlikleri derinleştiren örnekler, var olan toplumsal eşitsizlikler doğrultusunda okulları tasnif etmeye yaramakta ve zenginle yoksula ayrı ayrı “devlet okulu”, hatta aynı devlet okulu içinde gelir durumuna, başarı düzeyine göre farklı “sınıf”lar oluşturulmasının önünü açmaktadır.

Piyasacı eğitim sistemi, yaşamın her düzeyinde rekabeti, hizmetin bedelini ödemeyi, yurttaşların müşteri haline getirilmesini hedefleyerek, toplumsal eşitsizliği daha da derinleştirmektedir. Aynı okul içinde sınıflar, aynı bölgede okullar, farklı bölgeler, birbirleriyle rekabet içine sokularak eğitim hizmetleri piyasa kurallarına göre düzenlenmesi kabul edilemez.

Eğitimin bütün kademeleri bir taraftan hızla ticarileştirilip, piyasa ilişkileri içine çekmeye çalışılırken, diğer taraftan giderek artan eğitimi dinselleştirmeye ilişkin yasal ve fiili uygulamalar geçtiğimiz dönemde belirgin bir şekilde artmaya başlamıştır.

MEB eğitim sistemini, Diyanet İşleri Başkanlığı, dini cemaatlerin kurduğu vakıf ve derneklerle işbirliği halinde adım adım dini referanslara göre biçimlendirmeye ve dönüştürmeyi sürdürmektedir. İktidarın bugüne kadar eğitim sisteminde ve günlük yaşamda ortaya koyduğu temel pratik, her türden dini inancı istismar ederek ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak çocuklarımızı ve toplumu “tek din, tek dil, tek mezhep” anlayışı üzerinden “tek tipleştirmek” olmuştur.

Eğitimde 4+4+4 dayatması ile ‘dindar nesil’ yetiştirmeyi hedefleyen siyasi iktidar, Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden hedefini daha da büyüterek bilinçli ve programlı bir şekilde daha kolayca ‘şekil verebileceği’ 4-6 yaş gurubuna yöneltmiştir.

Türkiye’de sadece Sünni İslam’ın resmi temsilcisi konumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ülke çapında açılan kreş görünümlü Kur’an kursları (sıbyan mektepleri) 4-6 yaş grubundaki okul öncesi çağdaki çocuklara dönem başından itibaren  “dini eğitim” vermeye başlamıştır.  Devlete ait okul öncesi eğitim kurumlarında velilerden aidat adı altında para talep edilirken, Diyanet’in açtığı kursların tamamen parasız olması dikkat çekicidir. Diyanete bağlı 4-6 yaş grubu Kur’an kursları fiilen sıbyan mektebi işlevi görerek, okul öncesi eğitime alternatif hale getirilmiştir. 

 

 

Henüz oyun çağında olan, somut ve soyut düşünce yetileri gelişmemiş olan 4-6 yaş grubu okul öncesi eğitim çağındaki öğrencilere hangi neden ya da gerekçeyle olursa olsun “dini eğitim verilmesi”, Türkiye’nin de altında imzasının bulunduğu çocuk hakları sözleşmesinin “çocuğun üstün yararı” ilkesi ile temelden çelişmektedir. 4-6 yaş grubundaki çocukların zihinsel gelişim özellikleri dikkate alındığında son derece sakıncalıdır.  

Kamu emekçilerinin hak ve özgürlüklerinin her açıdan hedef haline getirildiği bir dönemde Cuma günü mesai düzenlemesinin Cuma namazına göre ayarlanması AKP algı operasyonlarının, gündem saptırmasının, fırsatçılığının ve mezhepçi anlayışının somut bir göstergesi olarak ortaya çıkmıştır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, eğitim hizmetleri başta olmak üzere tüm kamu hizmetlerinin dini kural ve referanslara göre düzenlenmesi laiklik anlayışına ve anayasadaki eşitlik ilkesine temelden aykırıdır. Çalışma yaşamında yapılacak düzenlemelerde evrensel hukuk normları ve demokratik ilkeler esas alınmak ve hiç kimseye ayrımcı, dışlayıcı davranışlarda bulunulmamak gerekir.

Bu uygulama ile kamu emekçileri arasında ayrımcılığın ve gerilimin artması, okullarda, hastanelerde, kısacası kamu hizmetlerinin yürütüldüğü tüm alanlarda Cuma namazına gitmiş olmak ya da olmamanın yeni bir kayırma ya da dışlanmanın aracı haline getirilmesi kaçınılmazdır. Cuma namazı genelgesi çalışma yaşamındaki ayrımcılıkta temel ölçü haline geleceği gibi, okullarda öğretmen ve öğrencilerin toplu halde namaza götürülmesi üzerinden başka bir inanç istismarı ve ayrımcılık uygulamasının yaşanması, namaza gelmeyen öğrencilerin dışlanmasını gündeme getirecek, bu konuda yeni baskı ve yönlendirmeler gündeme gelecektir.

Yıllardır ülkeyi sürekli yeni kamplaşmalar ve kutuplaştırmalar üzerinden bölerek karşı karşıya getirmek isteyenler, bu konuda özellikle eğitim alanında hayata geçirilen dinselleşme pratikleri ile büyük bir mesafe almışlardır. Türkiye’nin eğitim sistemi en temel bilimsel ilkelerden ve laik eğitim anlayışından hızla uzaklaşırken, okullar başta olmak üzere tüm kamu hizmetleri alanında dinselleşme uygulamaları kaygı verici boyuta ulaşmış durumdadır.

Devlet, dini kurallara dayalı kanunlar çıkaramayacağı gibi, dindarların dini yaşantılarını olumsuz yönde sınırlandırıcı ya da olumlu yönde “teşvik edici” uygulamalar yapamaz. Laik bir devlet, “dinlerin kuralları nelerdir, insanlar nasıl ibadet ederler, ibadeti nerede ve ne zaman yaparlar” gibi konulara karışamaz, karışmamalıdır. Karışırsa kişisel bir alan olan inanç alanına müdahale etmiş olur. Bir dine ya da inanca yapılacak en büyük kötülük, “tek din, tek mezhep” anlayışının tüm topluma dayatılmasıdır.

Laiklik, dinin devlete, devletin de din alanına müdahale etmemesi, birbirine dayatmada ya da yönlendirmede bulunmamasının güvencesi, her düşünce ve inancın hiçbir baskı altında kalmadan özgürce yaşamasının temel ön koşuludur.  Devlet, bütün dinler ve inançlar karşısında tarafsız olmak, bütün yurttaşlara eşit mesafede durmak zorundadır. İktidar elini toplumun inançlarından çekmeli, eğitimde ya da başka bir alanda kendi düşüncelerini tüm topluma dayatmaktan vazgeçmelidir. 

 

Temel lise uygulaması eğitimde özelleştirmeyi hızlandırmış, okulları dershaneye çevirmiştir

 

AKP iktidarı döneminde sayıları iki kat artan dershaneler, “paralel ile mücadele” adı altında kapatılıp özel okula dönüştürülürken, bu durumu fırsata çevirmek isteyen MEB, “Temel Lise” adı altında yeni tür özel liseler oluşturmuştur. Çoğu dershaneden dönüşen, ara katlarda, iş hanlarında açılan ve bir okulda olması gereken en temel özelliklerin bile aranmadığı temel liselerin asıl işlevinin lise eğitiminin içinin boşaltılarak hızla özelleşmesi ve tamamen üniversite sınavına endeksli hale getirilmesi olduğu açıktır. Nitekim bazı temel lise reklamlarında “okul + dershane + test merkezi” gibi ifadeler kullanılması, lise eğitiminin nasıl içinin boşaltılacağının ipuçlarını vermektedir.

MEB, 2015-2016 eğitim öğretim yılında aralarında temel liselerin de olduğu özel liselere gidecek her öğrenci başına “3 bin 220 TL” eğitim teşviki vermeye başlanmıştır. 2015-2016 eğitim öğretim yılında lise son sınıflar fiilen üniversite hazırlık sınıfına dönüşürken temel liselerin son sınıfına kayıt fiyatları 15-25 bin TL arasındadır.

Devlet liselerinden temel liselere kaçısın engellenmesi için devlet liselerinin de dershanecilik faaliyetleri yapmaya başlamıştır. Özellikle yüksek puanla öğrenci alan okullar, öğrenci kaçışını önlemek için öğrencilerine yönelik sınavlara hazırlama kursları açmaya ve hatta velilerden para toplayarak özel öğretmen kiralamaya bile başlamışlardır. 

Öğrencilerin özellikle sınava girecekleri yıl kayıtlarını her biri “özel ticari işletme” statüsünde olan temel liselere aldırmaları, devlet okullarındaki öğretmenlerin daha başarısız olduğu algısı yaratmakta, sınav başarısı temel liselere, olası başarısızlıklar ise devlet liselerine fatura edilmek istenmektedir. Öğrencilerin temel liselere yoğun şekilde yöneliminin sürmesi durumunda önümüzdeki eğitim-öğretim yılında çok sayıda branş öğretmeninin norm kadro fazlası haline getirmiştir.

İktidarın asıl niyeti öğrencileri dershanelerden kurtarmak değil, bu bahaneyle kamusal eğitimi tasfiye edip, eğitimi tamamen piyasa ilişkileri içine çekmek, kamu kaynaklarını özel okullara aktarmak ve kamusal eğitimi büyük ölçüde tasfiye etmektir. Bu nedenle kamusal eğitimin önündeki en büyük engellerden birisi olan temel liseler derhal kapatılmalı, kamusal eğitimi güçlendiren adımlar atılmalıdır.

 

Proje okullarında yargı kararlarına uyulmalıdır

 

MEB, yüksek puanlı ve başarı oranı yüksek olan bazı okulları atama sisteminin dışına çıkararak, bakanlığa "kendi seçtiği" okulları "Proje Okulları" ilan etme yetkisi vermiştir. Bakanlık önce büyük bölümü meslek ve imam hatip lisesi olan yaklaşık 170 okulu seçmiş, ancak bu listenin iptal edilmesi üzerine yenisi hazırlamış ve yeni liste ile Türkiye'nin en önemli Anadolu ve fen liseleri proje okulları olarak belirlenmiştir.

Proje okullara müdür ve öğretmen atamalarının doğrudan Milli Eğitim Bakanı tarafından yapılması, Bakanın Türkiye'nin en gözde okullarına sınavsız olarak istediği öğretmen ve müdürü atamasının önünü açması ciddi sorunları beraberinde getirmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okulların büyük bölümünün müdürlerini kendi siyasal çizgisindeki insanlardan oluşturan bir bakanlığın “proje okulları” benzer bir mantık üzerinden belirlemeye başlaması bu okullarda çalışan çok sayıda öğretmenin başka okullara sürgün edilmesine neden olmuştur.

Eğitim Sen keyfi biçimde öğretmenlerimizin proje okullarından alınarak görev yerlerinin değiştirilmesine karşı çıkmış, ayrıca görev yerleri değiştirilen öğretmenlerimize hukuk yardımı yapmış, üyeleri adına dava açmıştır. Bu davalarda yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlar verilmeye başlanmıştır. İstanbul 12. İdare Mahkemesi açtığımız iki davada yürütmenin durdurulmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde de tam olarak itiraz ettiğimiz noktalara değinilmiştir. Ancak mahkeme kararı MEB’e tebliğ edilmesine rağmen bu konuda henüz somut bir adımın atılmamış olması düşündürücüdür. Bakanlık gecikmeksizin yaptığı işlemlerin hukuka aykırı olduğunu görmek zorundadır. Proje okullarında hukuksuz bir şekilde yapılan tüm atamalar, görev yerleri değiştirilen öğretmenlerimizin görüşü ve isteği doğrultusunda bir an önce iptal etmek zorundadır. Aksi takdirde yargı kararlarına karşı çıkılmış ve suç işlenmiş olacaktır.

 

Okullarda ve üniversitelerde soruşturma, sürgün, gözaltı ve cezalar hız kesmedi

 

Okullarda ve üniversitelerde Eğitim Sen üyelerine yönelik olarak başlatılan soruşturma, sürgün, baskı ve cezaların en yoğun olduğu dönemlerden birisi yaşanmaktadır. Başta eğitim hakkı olmak üzere, temel hak ve özgürlükler konusundaki yıllardır ilkeli ve kararlı duruşundan taviz vermeyen üyelerimiz, kimi zaman tamamen iktidarın denetimine giren ‘yargı’ ve ‘hukuk’  kıskacına alınarak cezalandırılmak istemekte, kimi zaman da tamamen siyasi talimatlar ile sürgün kararları verilerek yıldırılmak istenmektedir.

MEB, Cizre ve Silopi’deki öğretmenleri ‘hizmet içi eğitim’ bahanesiyle çekerek, askeri operasyonlara açıkça destek vermiş, bu şekilde öğrencilerin eğitim hakkını ihlal etmiştir. Öğrencilerimizin eğitim hakkı ve can güvenliğinin sağlanması, savaşın değil, barışın savunulması amacıyla 29 Aralık’ta KESK, DİSK ve TMMOB öncülüğünde gerçekleştirilen ‘hizmet üretiminden gelen gücün kullanılması’ eylemine katılan öğretmenlere, ilginç bir şekilde ‘eğitim hakkını engellemek’ suçundan soruşturmalar açılmıştır. MEB’in aldığı kararla öğrencilerin eğitim hakkını elinden alırken, öğrencilerin eğitim ve yaşam hakkı için eylem yapanlar hakkında soruşturma açması utanç vericidir. Bakanlığın Eğitim Sen üyelerine sendikanın almış olduğu karar nedeniyle ceza veremeyeceğini bile bile soruşturma açması, iktidarın ve MEB’in suçluluk psikolojisinin tipik bir yansımasıdır.

Son olarak önemli bir bölümünü sendikamız üyelerinin oluşturduğu ‘Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi’ne yönelik linç kampanyası, hukuksuz bir şekilde gerçekleştirilen soruşturma ve gözaltılar ülkede eğitime, eğitim ve bilim emekçilerine ne kadar değer verildiğini göstermesi açısından ibret vericidir. ‘Çocuklar ölmesin’ diyen öğretmene soruşturma açan, barış için imza veren akademisyenleri hedef göstererek linç etmeye çalışan bir zihniyetin ne bu ülkeye, ne de eğitime herhangi bir katkısının olması mümkün değildir. 

 

Eğitim yöneticileri ile ilgili yargı kararları derhal uygulanmalıdır

 

MEB tarafından başından sonuna siyasal kadrolaşma operasyonu olarak gerçekleştirilen eğitim yöneticilerinin değerlendirilmesi, görevlendirilmesi ve görevden alınmasına ilişkin uygulamalarla eğitim yöneticilerinin değerlendirilmesi sürecinde çok sayıda okulda “adrese teslim” görevlendirmeler yapılmıştır. Sözlü sınav üzerinden yapılan atamalar ile liyakat ve objektiflikten yoksun olarak yapılan görevlendirmeler birer birer yargıdan dönmektedir. 

Eğitim Sen’in şube müdürlerinin ve okul müdürlerinin değerlendirilmesi ve görevlendirilmesi ile ilgili olarak açmış olduğu davalarda sendikamızı haklı bulmuş ve çok sayıda yürütmeyi durdurma kararı vermiştir. Mahkeme kararı ile birlikte mülakatla yapılan tüm sınavların ve yapılan görevlendirmenin iptal edilmesi gerekirken, MEB iktidarın izinden giderek yargı kararlarını uygulamamakta ısrar etmekte, hukuksuzluğu ve keyfiliği kural haline getirmektedir.

Eğitim Sen yıllardır, eğitimin bütün kademelerinde yöneticiler belirlenirken, hiç kimse siyasi görüş, kimlik, mezhep, inanç ya da sendika farklılığı nedeniyle fiilen cezalandırılmaması gerektiğini,  yönetici değerlendirme ölçütlerinin tamamen objektif ve bilimsel kriterlere dayanarak belirlenmesini savunmaktadır. Eğitim yöneticilerinin belirlenmesi sürecinde siyasi ya da sendikal referanslar değil, liyakat ilkesi temel alınmalı, özellikle Eğitim Sen üyesi eğitim yöneticilerine yönelik her türlü tehdit, taciz ve şantaj uygulamalarından derhal vazgeçilmelidir.

Yapılması gereken haksız bir şekilde yapılan görevlendirmelerin ve görevden almaların yargı kararlarına uygun olarak yeniden düzenlenmesi, tüm şube müdürlerinin görevden alınması ve haksız bir şekilde görevden alınan şube müdürleri ve okul müdürlerinin görevlerine geri dönmesidir.

 

Danışman öğretmenlikte siyasi ve sendikal referans olmamalıdır

 

Şubat 2016’da yapılması planlanan 30 bin yeni öğretmen için ilk kez ‘danışman öğretmen’ uygulaması hayata geçirilecektir. Ancak pek çok ilde öğretmen arkadaşlarımız danışman öğretmenlik için duyuru yapılmamasından şikâyet etmekte, isimlerin önceden bakanlığa bildirildiğini ifade etmektedir. Pek çok ilde okul müdürlerinin öğretmenlerin danışman öğretmen olma yönündeki taleplerini reddetmesi, eğitim yöneticiliğinde olduğu gibi, bu konuda da torpil iddialarını gündeme getirmiştir.

Eğitim yöneticilerini sendikal-siyasal referanslara göre belirleyenlerin, benzer bir uygulamayı danışman öğretmenler için hayata geçirmesi kabul edilemez bir uygulamadır. Bu şekilde binlerce donanımlı, ulusal ve uluslararası alanda çalışma yapmış öğretmenin önünün kesilmesi kabul edilemez. Danışman öğretmenlik için duyuru yapılmayan illerdeki tüm listeler iptal edilmeli ve gerekli duyurular yapılarak, kriterlere uygun olan öğretmenlerin objektif bir değerlendirmeyle danışman öğretmen olarak belirlenmesi sağlanmalıdır.

 

Diplomaya dayalı alan değişikli ve unvan değişikliklerinde yaşanan sorunlar çözülmelidir

 

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) yönetmeliğe bağlı alan değişikliği yapmaması birçok ilde norm fazlalarının çığ gibi büyümesine neden olmuştur. Normal zamanda yönetmeliğe bağlı alan değişikliği yapılıp, öğretmenler boş normlara alan değişikliği yaptığı için birçok normda rahatlama olurken, diplomaya yönelik alan değişikliğinin son 2 yıldır yapmaması özellikle sınıf öğretmenlerinin norm fazlası olmasına neden olmuştur. Yönetmeliğe bağlı alan değişikliğinin 15 yıldır yapılması öğretmenlerin atama ve yer değiştirmelerinde belli bir sirkülasyon sağlarken, iki yıldır yapılmaması bu konuda geniş bir kesimin mağdur edilmesine neden olmuştur.

Öğretmenlerin çeşitli nedenlerle kendi alanları dışında görev yapmalarının sorumlusu kendileri değil, MEB’in uyguladığı yanlış öğretmen istihdam politikalardır. Yanlış istihdam politikalarının yarattığı olumsuz sonuçlar ve öğretmenlerimizin yaşadığı mağduriyetler bundan sonra alan değişikliği yapılmayarak giderilemez. Halen eğitim kurumlarında, bırakalım yan alanları, öğrenimlerine uygun olmayan alanlarda görev yapan çok sayıda öğretmen görev yapmaktadır.  Bu öğretmenlerin önemli bir bölümü, öğrenimlerine uygun alanlarına geçebilmek için Bakanlığın bir girişimde bulunmasını, alan değişikliği için başvuru almasını beklemektedir. Öğretmenlerin yaşadığı alan değişikliği sorunlarının giderilmesi için gerekli adımlar atılmalı, alan değişikliği sorunu en kısa sürede çözüme kavuşturulmalıdır.

Benzer bir sorun Milli Eğitim Bakanlığı’nda hizmetli, şoför, kaloriferci, memur, bekçi vb gibi unvanlarda çalışan eğitim fakültesi mezunu öğretmenler açısından yaşanmaktadır. MEB Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliğinde mezuniyete dayalı unvan değişikliği hakkı verilmesine rağmen bu hakkın, eğitim fakültesi mezunlarına verilmemiş olması büyük bir çelişkidir. Eğitim fakültesi mezunu olan ve öğretmen olma yeterliliğine sahip olan eğitim emekçilerinin unvan değişikliği ile öğretmen olması için gerekli düzenlemeler derhal yapılmalı, yıllardır süren bu haksızlığa ve adaletsizliğe derhal son verilmelidir. 

 

Ataması yapılmayan öğretmenler ve yardımcı hizmetliler sorunlarına kalıcı çözümler bekliyor

 

Eğitim sisteminin yıllardır çözüm bekleyen sorunlarından birisi de sayıları 300 bini aşan ataması yapılmayan öğretmenler sorunudur. Hükümetin bugüne kadar eğitim sisteminin ihtiyacı kadar öğretmen atamaması, Türkiye’nin kısa bir zaman içinde hali hazırda mevcut işsizler ordusunun yanı sıra, ikinci bir işsiz öğretmenler ordusu ile karşı karşıya kalmasına neden olmuştur. Bu durum atama bekleyen işsiz öğretmen sayısını her geçen yıl arttırarak, işsiz öğretmenleri büyük bir strese sokmakta, intiharlara kadar varan olumsuz sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bugüne kadar ataması yapılmadığı için bugüne kadar 41 işsiz öğretmen intihar etmiştir.

MEB bu atamaları gerçekleştirmek yerine ucuz, esnek ve güvencesiz ücretli öğretmen formülüyle bu ihtiyacı gidermeye çalışmaktadır. Bugün MEB bünyesinde 60 bine yakın ücretli öğretmen ayda 1000 TL ücretle güvencesiz olarak istihdam edilmektedir. Ataması yapılmayan öğretmenler sorunu en kısa sürede çözülmeli, ataması yapılmayan bütün öğretmenlerin atamaları somut bir plan dahilinde yapılmalıdır. Türkiye’de eğitim sistemi her geçen gün artan sorunlar ve derinleşen çelişkiler ile tam bir çürüme içinde bulunurken, AKP iktidarı döneminde ortaya çıkan ataması yapılmayan öğretmenler sorunu eğitimin öncelikli sorunlarından birisi haline gelmiştir.

Eğitimde yıllardır sorunlarının çözülmesini bekleyen bir diğer kesim ise genel idari hizmetler, teknik, yardımcı hizmetler ve 4-c statüsünde çalışan eğitim emekçilerinin karşı karşıya oldukları sorunlardır. Eğitimin sağlıklı bir şekilde işlemesi için büyük emeği olan bu arkadaşlarımızın görev tanımının ve mesai saatlerinin çoğu zaman belli olmaması, görev tanımları olmadığı için her işi yapar hale getirilmesi, çözülmesi gereken acil bir sorundur. Özellikle yardımcı hizmetler alanında yaşanan taşeronlaşma uygulamalarına derhal son verilmek zorundadır.

Türkiye’deki okulların yarısına yakın bir kısmında taşeron şirketler, İŞKUR ya da okul aile birliklerinin çabalarıyla yardımcı hizmetliler geçici süreli olarak okullarda çalıştırılmaktadır. Güvencesiz statüde çalışan yardımcı hizmetliler çoğu zaman ücretlerini almakta zorluk yaşamakta, kamu kaynaklarını özel okullara aktaran siyasi iktidar, okulların en temel ihtiyaçlarını karşılaması için okullara ihtiyacı kadar ödenek ayırmayarak, eğitimde ticarileştirme uygulamalarını doğrudan teşvik etmektedir.

 

Eğitimin ve eğitim emekçilerinin yaşadığı tüm ekonomik, sosyal ve özlük sorunlar çözülmelidir

 

2015-2016 eğitim öğretim yılının ilk yarısında eğitimin yapısal sorunlarına yönelik somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirildiğini söylemek mümkün değildir. Okulların eğitim kurumu olmaktan adım adım uzaklaştığı, öğrencilerin yarış atı gibi sınavdan sınava koştuğu, öğretmenlerin düşük ücretle, esnek, güvencesiz ve angarya çalışmaya zorlandığı, siyasal kadrolaşmanın zirve yaptığı, farklı dil ve kimliklerin dışlandığı, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleştiği bir eğitim sisteminin sağlıklı nesiller yetiştirmesi mümkün değildir.

Türkiye’de eğitime ve diğer pek çok alanda yaşanan değişime yön veren örgütsel ihtiyaçlardan çok, son olarak eğitimde 4+4+4 dayatmasında olduğu gibi, siyasal-ideolojik tercihler olmuştur. Bugün eğitim politikalarını belirleyen AKP zihniyeti ve onun liberal-muhafazakâr ideolojisi, yaşanan dönüşüm sürecini ileriye değil, geriye doğru işletmekte ısrar etmekte, eğitim sistemindeki mevcut merkezi, otoriter ve statükocu yapısını daha da güçlendirmeyi hedeflemektedir.

Eğitim sistemindeki çürümeyi hızlandıran 4+4+4 dayatmasından uygulamasından derhal vazgeçilmeli, ataması yapılmayan öğretmenlerin atanması yapılmalı, AKP döneminde haksız olarak yapılan tüm atama ve görevlendirmeler iptal edilmeli, eğitim sistemini alt üst eden tüm uygulamalar derhal durdurulmalıdır. Eğitimin hiçbir aşamasında öğrenci ve öğretmenlere dayatmada bulunulmamalı, öğretmen, öğrenci ve velilerin eğitim sistemine yönelik kaygılarını giderici düzenlemeler yapılarak, tüm ülkenin üzerine çöken mevcut eğitim enkazı en kısa sürede kaldırılmalıdır.

Okulöncesi eğitimden başlayarak eğitim yatırımlarına, ders kitaplarının hazırlanmasından eğitim yöneticilerinin belirlenmesine; sınıf mevcutlarından eğitimin kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve her bireyin kendi anadilinde yapılması ilkesine uygun adımlar atılmalı, eğitimde yaşanan ticarileştirme ve eğitimi dinselleştirme adımlarına derhal son verilmelidir. 22.01.2016

 

Eğitim Sen Adana Şube Yürütme Kurulu Adına

Ahmet KARAGÖZ

Şube Başkanı

 

 

 

 

Eğitim Sen 21. Kuruluş Yıl Dönümü Etkinliği Siyasi Partilerimiz, Sivil toplum örgütleri ve üyelerimizin katılımıyla 21 Ocak Perşembe günü Seyhan Belediyesi Yaşar Kemal Kültür Merkezinde, Üyemiz Nuri GÜRDİL'in "İğne Deliğinden Sızan Işık" konulu resim sergisinden sonra kuruluş yıl dönümü etkinliğimiz Şube Başkanı Ahmet KARAGÖZ'un açılış konuşmasının ardından Şiir, Müzik dinletileriyle sona ermiştir.

EĞİTİM SEN‘İN 21. YAŞI KUTLU OLSUN!

 

Güneşi ile bizleri ısıtan. Yolumuzu aydınlatan eğitim ve bilim emekçilerinin sesi olan Eğitim Sen 21 yaşında. Yüz yılı aşkın bir geçmişe sahip olan eğitim emekçileri mücadelesinin temsilcisi olan sendikamızın mücadele tarihi, 1908‘de kurulan Encümen-i Muallimin‘den TÖS‘e, TÖB-DER‘den Eğitim Sen‘e kadar uzanan onurlu ve kararlı yürüyüşün tarihidir.

 

Eğitim Sen‘i farklı yapan, sendikal mücadele ile demokrasi mücadelesinin bir bütün olduğuna inanması, Türkiye‘nin demokratikleşmesi için dünyada ve Türkiye‘de savaşın değil, barışın egemen olması, her türlü sınıfsal, dinsel, etnik ve cinsel ayrımcılığa son verilmesi için mücadele etmesidir.

 

Eğitim Sen, 21 yıllık tarihinde sadece sendikal hakların değil, aynı zamanda demokrasi mücadelesinin öznesi olmuş, tüm anti-demokratik uygulamalara, toplum üzerindeki baskılara, her türlü ayrımcılığa karşı mücadele etmeyi kendisine görev bilmiştir. Sendikal mücadelenin önündeki her türlü yasal ve fiili engelin ortadan kalktığı, farklı kimlik ve kültürlerin kendilerini özgürce ifade edebildiği bir Türkiye yaratılması için mücadele etmeyi her zaman önemsemiştir.

 

Kapitalizmin tüm insani değerleri metalaştırdığı, savaşlar, işgaller, işkenceler, yoksulluk ve açlıkla dünyayı yaşanmaz hale getirdiği, baskı ve sindirme politikalarının yoğunlaştığı bir dönemde ısrarla eşitlik, özgürlük, barış ve kardeşlik taleplerini sahiplenmeyi sürdürecektir. 

 

Eğitim ve sağlık başta olmak üzere, kamu hizmetlerin hızla ticarileştirilmesine, özelleştirmelere, esnek güvencesiz ve angarya çalışma uygulamalarına iş güvencemizin kaldırılmak istenmesine karşı yürütülecek mücadelede, Eğitim Sen üye ve yöneticilerine önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir.

Eğitim Sen‘in, eğitim ve bilim emekçilerinin yüz yıllık mücadele birikiminden ve kararlılığından aldığı güç ve güvenle; insanca yaşam, demokratik Türkiye mücadelesini güçlendireceğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.

 

Yaklaşık olarak 18 milyon 400 bin öğrencinin okuduğu ve 900 bin öğretmenin görev yaptığı 2015-2016 eğitim öğretim yılı Diyarbakır ve Suruç katliamlarıyla başlamıştı.  Diyarbakır’da 100 binlere yönelik katliam ile Suruç’ta 33 sosyalist gencin katledilmesine ve onlarca insanın sakat kalmasına seyirci kalmamız beklenemezdi. Bu nedenle toplumsal muhalefetin dinamikleri olan KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin merkezde olduğu emek, demokrasi güçleriyle;“Emek, Barış, Demokrasi” mitingi kararı alınmıştır.

 

7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidar olamayan AKP ise başta KÜRT halkı olmak üzere emekten ve barıştan yana tutum alan tüm emekçilere karşı şiddetin ve baskının dozunu arttırdığı bir dönemde emek ve demokrasi mücadelesini veren tüm kesimlerle Ankara 10 Ekim ““Emek, Barış, Demokrasi” mitingini örgütlemek için yapılan toplantılar ve basın açıklamalarına devletin tüm zor aygıtları kullanılarak darp ediliyorduk, gözaltına alınıyorduk. Adli ve idari soruşturmalara maruz kalıyorduk. Tüm bu kuşatmaya ve baskılara rağmen akan kana dur demek ve barışa sese vermek için 9 Ekim 2015 tarihinde saat 23.30 sularında Adana’dan Ankara’ya 1200 barış elçisinin olduğu 25 araçlık konvoyla girmiştik.

 

Türkiye’nin dört bir yanından on binler akıyordu Gar meydanına. Kimimiz barış türküleri söylerken, kimimiz barış sloganları atarken, kimimiz barış türküleri ile halaya dururken hainler; haince kalleşçe, alçakça saat:10.004’de beşer saniye arayla patlattıkları bombalarıyla 101 yoldaşımızı, kardeşimizi, arkadaşımızı aldılar aramızdan. Kızgınız, öfkeliyiz, yastayız, isyandayız ve asla af etmeyeceğiz.

 

10 Ekim Ankara katliamı ile birlikte oylarında artış olduğunu söyleyen AKP Doğu ve Güneydoğu illerinde aylarca süren sokağa çıkma yasaklarıyla onlarca sivilin, çocuğun, kadının, polisin ve askerin ölümü ile birlikte Beyaz Torosları gündemleştirerek yeniden faili meçhul cinayetlerinin olacağı söylemeleri ile1 Kasım seçimlerine gidildi. 7 Haziran’da umduğunu bulamayan AKP yaptığı katliamlarla istediği sonucu 1 Kasım seçimlerinde alarak tek başına iktidar olmuştur.

 

1 Kasım seçimlerinden sonra Doğu ve Güneydoğu illerinde halen sokağa çıkma yasakları ve adı konulmamış kirli bir savaş devam etmektedir. MEB’in bölgede görev yapan öğretmenleri SMS ile hizmet içi eğitim var diyerek uzaklaştırması bölgede eğitim ve öğretimi tamamıyla bitirmiştir. Bu savaş süresince 60 yakın öğrencinin katledildiğine tanıklık ettik.

 

AKP’nin 1 Kasım seçimleri sonrası halkın doğru haber almasını sağlayan Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Can DÜNDAR ve Ankara temsilcisi Erdem GÜL’ün tutuklanması ve yine barışa dair sözü ve söylemi olan insan hakları savunucusu Diyarbakır baro başkanı Tahir ELÇİ’nin faili meçhul bir şekilde katledilmesi ülkeyi nereye evirdiğinin göstergesidir.

 

10 Ekim’de Ankara’nın orta yerinde göz göre göre gerçekleşen katliam ve sonrasında yaşananlar dikkate alındığında, İstanbul’da yaşanan saldırının arkasında yatan nedenlerin ve gerçek faillerin belirlenmesinin ne kadar mümkün olacağı tartışmalıdır.

 

Bu ve benzeri saldırıların asıl hedefinin, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun içine itildiği savaş ve şiddet ortamı olduğu açıktır. Dolayısıyla yapılması gereken söz konusu savaş ve şiddet politikalarında ısrarcı olmak değil, kimsenin bu tür saldırılara hedef olmaması için barış, demokrasi ve insan hakları talepleri doğrultusunda adım atmaktır.

 

Ülkemizde barışa, demokrasiye ve sorunların diyalogla çözülmesine dair daha çok sesin çıkmasına, daha örgütlü bir mücadelenin yürütülmesine ekmek ve sudan daha çok ihtiyaç duyduğumuz günlerden geçmekteyiz.

 

Bu kaygıyla hareket eden; çocuklarımızın öldürülmemesi, birlikte yaşam zemininin ortadan kaldırılmaması ve barış talebiyle “Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi” öncülüğünde kaleme alınan bildiriye yönelik linç kampanyasını ve akademisyenlerin gözaltına alınmasını kınıyor, protesto ediyoruz. Akademisyenlerin düşünce ve ifade özgürlüğü ile barış taleplerine sahip çıktığımızın bilinmesini isteriz.

 

2015-2016 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı 23 Ocak Cuma günü sona erecek, 18 milyon 400 bin öğrenci ve 900 bin öğretmen yarıyıl tatiline girecektir. 2015-2016 eğitim öğretim yılının ilk yarısı eğitimin acil çözüm bekleyen sorunlarının arttığı, kamu kaynaklarının özel okullara aktarıldığı, TOEG yerleştirmelerinin işkenceye dönüştüğü, eğitimde bilimden çok dini referanslara göre düzenlemelerin hayata geçirildiği, siyasi iktidarın eğitime ve topluma yönelik dayatmacı ve baskıcı uygulamalarının zirve yaptığı bir dönem olmuştur.

 

Milli Eğitim Bakanlığı eğitim alanında attığı her adımda öğretmen, öğrenci ve velileri mağdur etmeyi sürdürmüş, paralı eğitim uygulamalarını arttırarak, toplum içindeki sınıfsal çelişkileri eğitim sistemi üzerinden daha da derinleştirmekten çekinmemiştir.

 

Kamu kaynaklarının özel okullara aktarılmasının somut bir sonucu olarak 2002’de sadece yüzde 1 olan özel okul oranı, 2015 itibariyle yüzde 8’i geçmiştir. Eğitimde 4+4+4 uygulaması sonrasında özel okul sayısı 10 kat, özel okula giden öğrenci sayısı ise 16 kat artmıştır. Okul öncesi eğitim %36 civarında gerilemiş, 36.401 kız çocuğu hiçbir liseye kayıt yaptıramayarak örgün eğitim dışına itilmişlerdir.

 

Devlet okullarında çoğu taşeron şirket personeli binlerce yardımcı hizmetli çalıştırılırken, velilerden temizlik, spor vb. adlarla birçok kalemde para toplanıp eğitimin tüm yükü velilerin sırtına yüklenmiştir. Velilerin cebinden yaptığı eğitim harcamalarının 2015-2016 eğitim öğretim yılı itibariyle ortalama 4 bin TL’ye dayanmış olması dikkat çekicidir. 

 

Milli Eğitim Bakanlığı’nın piyasacı, bireyci, her adımda din ve inanç istismarına dayanan, dayatmacı politikalarının okullardaki en önemli uygulayıcıları olan yeni okul müdürleri, bir süredir tartışılan hükümet memurluğu uygulamasının en stratejik aktörleri olarak göreve başlamıştır. AKP il ve ilçe başkanları ile kurulduğu ilk günden bu yana iktidarın memur kolları gibi çalışan Eğitim Bir Sen’in ortak mesaisi ile yapılan değerlendirmeler sonucunda Türkiye’deki her 10 müdürden 8 tanesi artık Eğitim Bir Sen üyesi olmuş, müdür yardımcıları da benzer bir mantık üzerinden görevlendirilmeye başlanmıştır.

 

Eğitim Sen üyesi öğretmenlere ve öğretim üyeleri hakkında açılan soruşturma, sürgün ve cezaların artması dikkat çekicidir. İlkeli ve kararlı duruşlarıyla öğrencilerine örnek olan üyelerimiz kimi zaman "yargı" ve "hukuk"  kıskacına alınarak cezalandırılmakta, kimi zaman da siyasi kararlarla sürgüne gönderilerek cezalandırılmaktadır. 

 

Eğitim sisteminin yıllardır çözüm bekleyen sorunlarından birisi de sayıları 300 bini bulan ataması yapılmayan öğretmenler sorunudur. Bugün bakanlığın yaptığı açıklamalara göre 120 binin üzerinde öğretmen ihtiyacı bulunmaktadır. MEB bu atamaları gerçekleştirmek yerine ucuz, esnek ve güvencesiz ücretli öğretmen formülüyle bu ihtiyacı gidermeye çalışmaktadır. Bugün MEB bünyesinde 70 bine yakın ücretli öğretmen ayda 800 ila 1000 TL arasında bir ücretle güvencesiz olarak istihdam edilmektedir. Ataması yapılmayan öğretmenler sorunu en kısa sürede çözülmeli, ataması yapılmayan bütün öğretmenlerin atamaları somut bir plan dahilinde yapılmalıdır.

 

Kamusal, Demokratik, Bilimsel, Laik ve Anadilinde Eğitim Hakkı için Mücadelemiz Sürecektir

 

2015-2016 eğitim öğretim yılının ilk yarısında eğitimin yapısal sorunlarına yönelik somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirildiğini söylemek mümkün değildir. Okulların eğitim kurumu olmaktan adım adım uzaklaştığı, öğrencilerin yarış atı gibi sınavdan sınava koştuğu, öğretmenlerin düşük ücretle, esnek, güvencesiz ve angarya çalışmaya zorlandığı, siyasal kadrolaşmanın zirve yaptığı, farklı dil ve kimliklerin dışlandığı, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleştiği bir eğitim sisteminin sağlıklı nesiller yetiştirmesi mümkün değildir.

 

Her geçen gün daha fazla piyasa ilişkileri içine çekilen, okulöncesinden üniversiteye kadar bilimin değil, dinin referans alındığı bir eğitim sisteminde eğitim ve bilim emekçilerinin, öğrenci ve velilerle birlikte kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim hakkı için mücadelemizi tüm emek ve demokrasi güçleri ile birlikte omuz omuza sürdüreceğimiz bilinmelidir.

 

 

Ahmet KARAGÖZ

 

Eğitim Sen Adana Şube Başkanı

Analık İzni Değil Güvenceli İstihdam

Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı meclis alt komisyonuna geldi. Tasarı, doğum sonrası yarı zamanlı çalışma önerisi ile kadınların kazanılmış haklarını gasp etmekte ve kadınlar aleyhine birçok madde içermektedir. Tasarı,2015 Ocak ayında hükümetin açıkladığı Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunması Programını yasallaştırmayı amaçlamaktadır.

AKP, işçi ve emekçilere dayattığı esnek ve güvencesiz çalışma politikasını kadınlar üzerinden hayatta geçirmeye çalışıyor. Her fırsatta kadını kamusal hayatın dışında ve ev içinde tanımlayan, kadının esas görevinin aile içinde konumlanmak olduğunu ideolojik olarak dayatan kadın düşmanı AKP, doğum iznini esnek, yarı zamanlı ve güvencesiz çalışmanın kaldıracı haline getirmeye çalışıyor.

Tasarı, kadınları sadece annelikle tanımlayıp, kamusal alanda ve ücretli emek gücünde öncelikle annelik ‘’görevinin’’ belirlediği çizgilerle var etmeye çalışmaktadır. Kadınları erkeklerle eşit görmeyen ancak anneliğin kazandırdıklarıyla var olabileceğini vurgulayan ve iki kişi arasındaki birliktelik ilişkisini ‘’aile olmakla’’ sınırlandıran tasarı kadınlara aile dışında bir yaşam tanımıyor.

Tasarıda bir lütufmuş gibi sunulan ‘Kadın memurlara doğum yapmaları halinde analık izni sonrasında birinci doğumda iki ay, ikinci doğumda dört ay, sonraki doğumlarda ise altı ay süreyle günlük çalışma süresinin yarısı kadar, mali ve sosyal haklarda herhangi bir kesinti yapılmaksızın çalışma’ ile kadınlara çok çocuk az çalışma müjdesi veriliyor.  Doğum izni kullanan kadınların yerine yarı zamanlı güvencesiz çalışan kadınların istihdam edileceğini tahmin etmek ise zor değil. Bu uygulama kamuda çalışan kadın emekçilerin iş güvencesini ilk elden ortadan kaldırıyor. Doğum izni kadınların en temel hakkıdır ve kadınlar bu hakkı elde etme  için nice mücadeleler vermiştir. AKP, bu hakkı kullandırmak için doğum yapan kadınlara esnek çalışmayı,  doğurmayan kadınlara ise güvencesizliği dayatmaktadır.

AKP sermayenin ihtiyaçlarını karşılamak, karını artırmak amacıyla, yarı zamanlı çalışma modelini kadınlardan başlayarak yaygın ve yerleşik bir uygulama haline getirmeye çalışıyor. Yarı zamanlı çalışma; eksik sigorta primi ve düşük ücret anlamına gelmektedir. Akp bu sorunu şimdilik ücretin kalan yarısı ve sigorta pirimi için ‘’işsizlik fonunu’’ garanti olarak göstererek çözeceğini belirtiyor. Emekçilerin ücretlerinden kesilerek elde edilen bu fonun yine yarı zamanlı çalışan emekçilere verilmesi sermayenin karını artıran ve sermayenin yükünü emekçilerin sırtına yükleyen ikiyüzlü bir uygulamadır. Bu uygulama ile birlikte işverenlere yarım çalışma ödeneği adı altında işsizlik sigorta fonundan kaynak aktarımının önü açılıyor. Ayrıca yarı zamanlı çalışma modeli yerleşik hale getirildikten sonra prim tamamlama uygulamasından vazgeçilmeyeceğinin de bir garantisi yok.

AKP Kadınların Kazanılmış Haklarını Gasp ediyor

AKP, emekçi düşmanı politikalarını hayata geçirirken sadece kadınları kullanmak ve cinsiyetçiliği derinleştirmekle kalmıyor, kadınların kazanılmış haklarını da gasp ediyor. Doğum sonrası yarı zamanlı çalışmayı getirirken kadınların mücadele ile kazandığı süt iznini kaldırıyor. Günlük çalışma süresinin yarısına denk gelen yarı zamanlı çalışırken kadınlar süt iznini kullanamayacak. Böylece AKP, hem doğum sonrası esnek çalıştırdığı hem de onun yerine güvencesiz geçici çalıştırdığı kadınların süt izni hakkını ortadan kaldırmış oluyor.

Bir diğer hak gaspı ise 657 sayılı kanuna tabi çalışan kadınlar doğum sonrası yarı zamanlı çalışma ile her ne kadar mali ve sosyal hakları zarar görmeden yararlanacaktır denilse de uygulama öyle değil. Uygulamanın nasıl olacağını tarif eden bölümde ‘Derece yükselmesi ile kademe ilerlemesi için aranan süreler açısından bu şekilde çalışılan dönemdeki hizmet süreleri yarım olarak dikkate alınır.’ maddesi yer alıyor. Aynı bölümde ‘yarı zamanlı çalışma tam ücret’ propagandasının nasıl bir düzmece olduğu ise ‘Yarı zamanlı olarak çalışılmaya başlanan günü izleyen ay başından itibaren normal zamanlı çalışılması halinde ödenmesi gereken sigorta primine esas aylık kazanç ya da emekli keseneğine esas aylık tutarının yarısı üzerinden sigorta primi ve emekli keseneği ödenir’ denilerek uzun olan emeklilik süresi daha da uzatılıyor ve neredeyse kadınlar için emeklilik hayal oluyor.

Bu paket yasalaşırsa;

Kadınlar, yarı zamanlı ve güvencesiz işlere mahkum olacak.

Kadınlar, daha düşük ücretle vasıfsız işlerde iş güvencesi olmadan çalıştırılacak.

Kadınlar, kamusal hayatın dışına itilerek ev içine hapsedilecek .

Kadınlar görevde yükselme, terfi ve sorumluluk gerektiren işlerde ayrımcılığa uğrayacak.

Kadınlar için emeklilik hayal olacak.

Nitelikli iş gücü içindeki kadınların işsizlik sorunu artacak.

AKP’nin ve Sermayenin Saldırılarına Teslim Olmayacağız!

Biz Eğitim Sen’li Kadınlar olarak ‘’eşit işe eşit ücret’’ talebimizi bir kez daha haykırıyoruz ve diyoruz ki;

v  Çocuk bakım izinleri, hiçbir hak kaybı ya da part-time çalışma dayatması olmaksızın, erkeklerle eşit hak ve sorumluluklarla düzenlenmelidir.

v  İşyerlerindeki çalışma düzeni kadın ve erkeklerin çocuklarına bakam yükümlülüğüne uygun şekilde düzenlenmelidir.

v  ‘’Aile sorumlulukları’’ ‘’çocuk bakımı’’ gibi bahanelerle kadınlara esnek çalışma formları dayatmak yerine, tam zaman ve güvenceli istihdam olanakları sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

v  Çocuk bakımı anne baba olarak ebeveynlerin ortak sorumluluğu olarak görülmeli, tasarıda ‘’analık izni’’ olarak tarif edilen doğum sonrası izin ‘’ebeveyn izni’’ olarak düzenlenmelidir.

AKP’nin işçi ve emekçi düşmanı politikalarını kadınlar üzerinden hayata geçirme anlamı taşıyan bu kanun taslağını kabul etmiyoruz. Tüm kadınları bu tasarıya karşı kazanılmış haklarına sahip çıkmaya çağırıyoruz. Esnek ve güvencesiz çalışmanın ilk önce kadınlarda uygulanacağı, kadınların kazanılmış haklarını gasp eden, kadını aile üzerinden tanımlayan ve onu eve hapsetmenin koşullarını hazırlayan bu tasarı meclis alt komisyonundan derhal geri çekilmelidir.20.01.2015

Şükran YEŞİL

 

Eğitim Sen Adana Şube Kadın Sekreteri