Tarihe Göre Filtrelenen Öğeler Nisan 2019

23 Nisan’ı Gerçek Anlamda Bayram Gibi Kutlamak, Çocukların Yaşadığı Sorunlara Kalıcı Çözümler Üretmekle Mümkündür!
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920 yılında açılmasının ardından Mustafa Kemal Atatürk tarafından çocuklara armağan edilen ‘23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 99. yılı kutlanıyor. Türkiye, yıllardır dünyanın tek çocuk bayramını kutlamakla övünürken, ülkemizde çocukların yaşadığı sorunlar, karşı karşıya kaldığı tehlikeler her geçen gün artıyor.

Fotoğraf açıklaması yok.

23 Nisan, dünyada çocuklara armağan edilmiş ilk ve tek bayram olmasına rağmen, çocukların eğitim hakkı başta olmak üzere, sağlıklı gelişme hakkı sürekli olarak ihlal edilmektedir. Çocuklara yönelik şiddet, istismar, cinsel saldırı ve ayrımcı uygulamaların giderek artması, çocuk emeği sömürüsünün sürdürülmesi, Türkiye’de çocuklar açısından gerçek anlamda kutlanacak bir ‘bayram’ ortamının olmadığını göstermektedir.

Türkiye’de çocukların yaşadığı ağır sorunlar, evde, okulda ve sokakta karşı karşıya kaldığı tehdit ve tehlikeler her geçen gün artmaktadır. Türkiye nüfusunun yüzde 30’a yakınını çocuklar oluşturmaktadır. Çocukların fiziksel, zihinsel, eğitsel, sosyal, kültürel ve duygusal gelişimlerine zarar veren politika ve uygulamalar her geçen yıl artarken, yaşam ve eğitim hakları başta olmak üzere, sağlıklı büyüme ve gelişim hakkına aykırı adımlar atılmaktadır.

Türkiye’de yaşayan çocuklar, göstermelik törenlerden çok, erken yaşta büyümek zorunda kalmadan çocukluklarını doyasıya yaşamak, geleceğe umutla ve güvenle bakmak, nitelikli bir eğitim ve sağlıklı bir yaşam istemektedir. Ancak siyasi iktidar, çocuklarımıza daha iyi bir gelecek hazırlamak için adımlar atmak yerine, uyguladığı çocuk düşmanı politikaları nedeniyle her yıl binlerce dini vakıf ve cemaatlere teslim etmekte, çocukları eğitimden kopararak erken yaşta evlenmeye zorlamakta ya da çalışmak zorunda bırakmaktadır.

Türkiye’de özellikle kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi sorunu sürmektedir. TÜİK’in resmi verilerine göre geçtiğimiz yıl çocuk yaşta evlendirilen kız çocuklarının sayısı 20 bin 779 olmuştur. Çocuk gelinlerin sayısı, çocuk damatların sayısından 20 kat daha fazladır. Okula gidemeyip çalışmak zorunda bırakılan, çocuk yaşta evlendirilen, cezaevlerinde olan, cemaatlere, tarikatlara, dini yapılara mecbur bırakılan, anadilinde eğitim hakkı başta olmak üzere en temel hak ve özgürlükleri yok sayılan çocuklar için kutlanacak bir günden bahsetmek mümkün değildir.

Yıllardır iktidar desteği ile dini eğitim veren, çeşitli dini vakıf ve cemaatlere ait okul, kurslar, yurtlar ve evlerde çocuklara yönelik olarak yaşanan cinsel istismar vakalarının belirgin bir şekilde artmış olması, çocuklara yönelik cinsel istismar ve saldırıların siyasi iktidarın çabalarıyla cezasız bırakılması, çocuklarımızın ve öğrencilerimizin nasıl büyük ve organize bir tehdit ile karşı karşıya olduğunu net bir şekilde göstermektedir.

Türkiye’de çocuk iş gücü sürekli artmakta, eğitim çağındaki çocuklarımız okumak yerine tarlada, sanayi sitelerinde son derece sağlıksız, ilkel koşullarda çalışmaya ve yaşamaya zorlanmaktadır. Çocuk işçiliğinin her geçen yıl artması, mülteci çocuklara yönelik ayrımcı uygulamalar, çocukların en temel yaşam ve eğitim hakkının tehdit altında olmasının hiçbir insani açıklaması yoktur. Türkiye’de yaşayan çocukların bugünü ve geleceği için en büyük tehdit, yaşamlarının henüz başlarında olmalarına rağmen, bu kadar çok acı ve sorunla yaşamak zorunda bırakılmış olmalarıdır.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne taraf olan Türkiye, sözleşmenin çocuğun yüksek yararı, yaşama ve gelişme hakkı, katılım hakkı, ayrım gözetmeme, güvenli bir ortamda büyüme hakkı şeklinde temel ilkeler üzerinden belirlenen yükümlüklerinin büyük bölümünü yerine getirmediği gibi, çocuklara karşı işlenen suçlara karşı kalıcı çözümler üretmekten uzak durmaktadır. Oysa Çocuk Hakları Sözleşmesi devletlere, çocuk haklarına saygı duymaya davet etmekte, bu hakların korunması ve ihlal edilmemesi için çeşitli yükümlülükler yüklemektedir. Çocuk Hakları Sözleşmesi çocukların istismardan korunmasında öncelikli görevi devletlere vermesine rağmen, özellikle eğitim kurumlarında (okul, yurt, kurs, ev vb.) yaşanan çocuk istismarı vakalarının birinci dereceden sorumlularının siyasi iktidar ve MEB olduğu açıktır.

Bugünkü Türkiye tablosunun çocuklarımıza vaat ettiği geleceğin ne kadar tehlikeli ve karanlık olduğunu görmek için, son yıllarda çocuklarımıza yönelik olarak işlenen suçlara bakmak yeterlidir. Çocuklarımız eğitim biliminin evrensel ilkeleri üzerinden değil, dini kural ve referanslara göre eğitilmeye çalışılmaktadır. Düşünen, eleştiren, sorgulayan değil, düşünmeden, sorgulamadan yaşayan bir nesil yetiştirilmek istenmektedir. Türkiye’de çocuklarımızın karşı karşıya kaldığı vahim tabloyu değiştirmenin tek koşulu gerçek anlamda halkların egemenliğine dayalı, laik, demokratik ve bağımsız bir ülke mücadelesinin başarıya ulaşmasıdır.

Eğitim Sen olarak eşitliğin, özgürlüğün, barışın ve kardeşliğin egemen olduğu, tüm çocukların eğitim hakkından eşit koşullarda ve kendi anadillerinde yararlanabildiği, çocuk ve gençlerimizin gelecek kaygısı duymadan barış içinde kardeşçe yaşayabileceği, tek bir kişinin değil gerçek anlamda halkın egemen olduğu bir ülke için mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğimiz bilinmelidir.

Çocuklarımızın karşı karşıya olduğu tüm tehditlere, onların haklarına yönelik her türlü saldırıya ve yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen, çocuklarımızın ve öğrencilerimizin ‘23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutluyoruz.

 

Adana Barosu Başkanı Av. Veli KÜÇÜK’, KESK Eş Başkanı Mehmet BOZGEYİK, DİSK Genel Başkanı Dr. Arzu ÇERKEZOĞLU, TTB Merkez Konsey Üyesi Dr. Sinan Adıyaman ve TMMOB Yön. Kurulu Başkanı Emin KORKMAZ’ın katılımıyla “Emek-Meslek Örgütlerinde Örgütlenmedeki Sorunlar ve Çözüm Önerileri” konulu Foruma katılımınızı bekliyoruz. 20 Nisan Cumartesi Saat:13.00 Yer Seyhan Belediyesi Yaşar Kemal Kültür Merkezi

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve yazı

17 Nisan 1940 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un önderliğinde kurulmasının ardından Türkiye’nin ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişiminde belirleyici bir rol oynayan Köy Enstitüleri’nin 79. kuruluş yıldönümünü kutluyoruz.

Türkiye nüfusunun yüzde 80’inin köyde yaşadığı, ülke nüfusunun büyük bölümünün okuma yazma bilmediği bir dönemde, ‘Eğitim üretim içindedir’ şiarını ilke edinerek kurulan Köy Enstitüleri, üretime ve kalkınmaya yönelik öğrenimi temel alan önemli ve tarihsel bir deneyim olarak bilinmektedir.

Köy Enstitüleri kırsal yörede toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmayı sağlamak; bu alanda ilgili gerekli insan gücünü yetiştirmek için kurulan temel eğitim kurumları olmuş, öğretmen yetiştirme sistemine yaptığı somut katkılar, aradan 79 yıl geçmiş olmasına rağmen unutulmamıştır.

Bugünün siyasi iktidarı tarafından hedef haline getirilen ve eğitim biliminin temeli olan karma eğitim sistemine dayanan Köy Enstitülerinde okutulan derslerin yüzde 50’si kültür, yüzde 25’i tarım ve yüzde 25’i de teknik derslerden oluşmuştur. Köy enstitüsünü bitiren bir öğretmen sadece bir ilkokul öğretmeni olmamış, aynı zamanda ziraatçilik, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, arıcılık, bağcılık ve marangozluk konularında uygulamalı olarak öğrendiklerini öğrencilerine aktarmıştır.

Toplumcu bir anlayışla kurulan Köy Enstitüleri aynı zamanda tarım işlikleri ve sağlık ocakları olarak toplumsal işlevler görmüş, çeşitli tohum ve tarım araçlarının ilk denemeleri bu okullarda yapılmıştır. Türkiye’nin toplumsal yapısının oluşumuna çok değerli katkıları olan Köy Enstitülerinin eksikliği, özellikle günümüzde yakından hissedilmektedir.

Günümüzde öğrencilerin iktidar eliyle imam hatiplere, özel liselere ve meslek liselerine yönlendirildiği, büyük bölümü dini içerikli seçmeli dersleri seçmeye zorlandığı, öğretmenlerin performans ve sınav kıskacına alındığı dikkate alındığında, Köy Enstitüleri’nin zengin ders içeriği, benimsediği öğretmen yetiştirme ve eğitim modelinin ne kadar önemli ve değerli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Köy Enstitülerinin en önemli özelliklerinden birisi, günümüz Türkiye’sinin bir türlü kurtulamadığı eleştirmeyen, sorgulamayan, ezbere dayalı ve sınav merkezli eğitim sistemine değil, gerçek anlamda öğrenci merkezli, öğrencilerin yaparak ve yaşayarak öğrenme sürecini ilke edinen bir eğitim-öğretim ortamı yaratmayı hedeflemiş olmasıdır. Köy Enstitülerinin kuruluşunun üzerinden 79 yıl gibi uzun sayılabilecek bir süre geçmiş olmasına, dönemin zor koşullarındaki eğitimin niteliği ile günümüz Türkiye’si arasında olumsuz anlamda çok büyük farklar olması düşündürücüdür.

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu zorlu koşullar ve uluslararası dinamiklerin etkisi sonucunda Köy Enstitüleri soğuk savaş politikalarına kurban edilip kısa süre içinde kapatılmıştır. Köy Enstitülerinin kapatılmasını takip eden süreçte, özellikle 1950’li yıllarda bu önemli eğitim deneyimi önce yatılı öğretmen okullarına, ardından yatılı okullara, sonra da normal lise eğitimine yayılarak zaman içinde işlevsiz hale getirilmiş ve hızla etkisizleştirilmiştir.

Köy Enstitülerinin kapatılması, Türkiye’nin çağdaş, laik ve bilimsel değerlerle buluşması ve aydınlanma sürecinin ciddi anlamda kesintiye uğramasına neden olmuştur. Geçmişte Köy Enstitülerini kapatan ve yarattığı tüm olumlu izleri silmeye çalışanlar, bugün laik bilimsel eğitime savaş açarak, karma eğitim uygulamalarını kaldırmak isteyerek eğitim sistemini dinselleştirmeyi ve ticarileştirmeyi hedeflemekte, eğitim sistemini iktidarın ideolojik hedefleri doğrultusunda biçimlendirmek istemektedir.

27-nisan_ortak

Eğitim Sen olarak, ‘Öğretmen Dünyayı Değiştirir’ kampanyamız çerçevesinde Encümen-i Muallimin’den, TÖS’ten, TÖB DER’den EĞİTİM SEN’e uzanan mücadele sürecimizde, mesleğimize ve geleceğimize yönelik müdahalelere karşı bu yıl, Köy Enstitülerinin Kuruluş Yıldönümünde ‘Büyük Öğretmen Buluşmaları’ gerçekleştiriyoruz. Büyük öğretmen buluşmalarının ilk bölümünü 27 Nisan 2019 tarihinde eş zamanlı olarak Osmaniye Düziçi, Kırklareli Kepirtepe, Diyarbakır Dicle ve Aydın Ortaklar’da gerçekleştirilecektir.

79. yılını kutladığımız Köy Enstitüleri’nin ilerici, demokrat ve aydınlanmacı geleneğine sahip çıktığımızı ifade ediyor, Köy Enstitülerinde olduğu gibi, toplumcu eğitim felsefesinin tüm eğitim kurumlarında uygulanması için mücadelemizi sürdüreceğimizin bilinmesini istiyoruz.

KHK’LAR HALKIN ONURUNU VE İRADESİNİ TESLİM ALAMAZ

Değerli basın ve kamuoyuna

31 Mart yerel seçimleri AKP’nin 15 Temmuz darbe girişimini bir gerekçe ve araç olarak kullanarak iktidarını süreklileştirmeye çalıştığının, kendi deyimleriyle “bir lütuf” olarak görüp nimete dönüştürdüğünün son örneği olmuştur.

Seçimlerden ağır yenilgiyle çıkan AKP, Seçimi kaybettiği yerlerde bıkkınlık verircesine defalarca sayım işlemi yaptırmış, buna rağmen istediği sonucu elde edemeyince “Kazanılan seçimi kabul etmeyeceklerini” açıkça ilan etmiştir. Ardı sıra ileri sürülen iddialar, “darbe girişimi” vb. gerekçeler bu itirafta dile getirdikleri seçim sonucunun kabul edilmemesi ve mümkünse seçme/seçilme hakkının gasp edilmesi isteğinin, amacının gerçekleştirilmesi içindir. Seçim sonrası yaşananların ve YSK’nın konuya ilişkin tam da AKP’nin beklentilerine uygun olarak halen karar almamasının da bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Görüntünün olası içeriği: 17 kişi, ayakta duran insanlar

AKP, halklarımızın seçme/seçilme haklarını kullanmalarını hukuki süreç içerisinde en sağlıklı şekilde sağlamakla yükümlü olan YSK’yı “patron” diye tanımlayarak bir kez daha ülkeyi ve vatandaşlarımızı bir piyasadan, müşteriden ibaret gördüğünü göstermiştir. Ancak kaygı verici olan YSK’nın da kendisini “patron” gibi görme eğilimidir. Bu durum tehlikelidir ve “tuzun koktuğu” noktadır.

YSK’nın “aday olmasında sakınca yoktur” diye onay verdiği, AKP’nin KHK’ler eliyle hukuksuzca ihraç ettiği, kamu emekçisi adaylardan belediye başkanı ve belediye meclis üyesi seçilen onlarca kişiye mazbatasının verilmemesi açık bir hak gaspıdır. Vatandaşların seçme-seçilme hakkının elinden alınmasıdır.

 

Milletvekili seçimlerinde doğru karar alarak KHK’ler ile ihraç edilenlere mazbata verilmesi gerektiğini söyleyen YSK’nın, herhangi bir yasa değişikliği olmamasına rağmen, bugün neden bu hukuksuzluğa imza attığını açıklamak zorundadır. Aynı şekilde bu kararla başkanlığı geçersiz sayılan KHK’lı belediye başkanlarının tümünün yerine ikinci sırada olan AKP’li adaylara mazbata verilmesinin nasıl mümkün kılındığı izah edilmelidir. Aksi halde iktidarın ihtiyaç ve beklentilerine cevap veren bir YSK ile bundan sonra girilecek her seçim şaibe altında olacak, adaylar ve vatandaşlar oylarını, mazbatalarını emanet ettikleri bu kuruma güvenlerini tümden yitirecektir.

YSK bu kararıyla OHAL’in ve OHAL gerekçesiyle hukukun, temel hak ve özgürlüklerin askıya alınışının devam ettiğini göstermiştir. YSK iktidarın siyasal hedef ve dönemsel konseptlerinin parçası ve uygulayıcısı olmuştur.

 

İktidar ve YSK ülkeyi daha fazla germemelidir. Daha dün “seçimle geldik, darbe ile değil” diye övünen AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı, darbe dönemi uygulamalarından medet ummaktan, tarafsız olması gereken kurumları etkileme girişimlerinden vazgeçmelidir. Ülkemizi ayrıştırmak, ülkenin bir bölümünde farklı bir hukuk uygulamak kimseye bir şey kazandırmaz, aksine bir arada yaşama arzusuna, iradesine büyük zararlar verir.

 

YSK’nın KHK’ler eliyle ihraç edilmelerini gerekçe göstererek yerel seçimi kazananlara mazbatalarını vermemesi hukuksuzdur. Seçime girme hakkına sahip olan ve seçilen onlarca belediye başkan adayına mazbatasının verilmemesi, “kayyum atarız” tehdidinin bir parçasıdır. Karar siyasaldır. Hukuki itirazların, başvuruların, davaların devam ettiği ihraçlar sürecinin de sabote edilmesidir. Kararı kınıyoruz. YSK’yı iktidardan değil hukuktan yana taraf olmaya çağırıyoruz.

 

ADANA KHK MAĞDURLARI

Öykü’nün Öyküsü

Öykü Arin Yazıcı 3.5 yaşında ve kan kanserinin çok özel bir türü ile mücadele ediyor.

 

Öykü Arin’e 2018 yılının Kasım ayında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’nde Lösemi (Juvenil Miyelomonositik Lösemi – JMML) teşhisi konuldu.

JMML, löseminin nadir görülen saldırgan bir türü. Hastalığın görülme sıklığı milyonda 1-9 arası değişiyor.

Öykü Arin’e en geç 2 ay sonra kök hücre nakli yapılması gerekli.

Aksi halde, önce kanda, sonra organlarda ciddi yıkımlara neden oluyor ve hayati risk ortaya çıkıyor.

Nasıl DONÖR olurum?

Nasıl Donör olabilirim?

Donör olmak ile ilgili yanlış bilgilere sahip olabilirsiniz.

Donör olmak aslında çok basit bir işlem.

Birinci adım:

İlk iş olarak, Kızılay‘ın kan bağışı merkezlerinden size en yakın olanı bulmanız gerekiyor. Bunun için linki kullanabilirsiniz: http://www.kanver.org/KanHizmetleri/KanBagisiNoktalari

 

İkinci adım:

Size en yakın Kızılay merkezine gidip, “kök hücre bağışçısı olmak istediğinizi” söyleyerek önce kök hücre bağış formu doldurup ardından kan vermeniz gerekiyor.

Bu işlemler hiçbir masraf gerektirmediği gibi, kan vermenin vücudunuza herhangi bir yan etkisi de yok.

Bu aşamadan sonra artık uluslararası veri bankasının kayıtlı bir bağışçısı olmuş olacaksınız.

Artık Öykü’ye veya kök hücre bekleyen binlerce kişiden birine veya yarın lösemi teşhisi konulacak bir başkasına hayat verme şansınız var.

Üçüncü adım (bir hasta ile tam uyumlu olduğunuz anlaşılması halinde):

Veri bankasındaki bilgilerinizin ışığında, hastalardan biriyle tam uyumlu olduğunuz anlaşıldığında Sağlık Bakanlığı sizinle iletişime geçiyor.

Bu aşamada da hiçbir cerrahi müdahale, yan etkisi olan herhangi bir işlem olmadığı gibi, hiçbir masrafla da karşılaşmıyorsunuz.

Üstelik Sağlık Bakanlığı, iş yerinizde resmi izinli sayılmanızı sağlayan işlemleri de sizin için yapıyor.

Sizin ve dilerseniz bir refakatçinizin bütün yol, konaklama ve iaşe masrafları karşılanıyor; hastanın bulunduğu şehre gitmeniz ve ağırlanmanız sağlanıyor.

Dördüncü adım:

Bu aşama 5 gün sürüyor. İlk dört gün kanınızdaki kök hücre sayınızı arttırmak üzere size sadece aşı yapılıyor. Dört gün boyunca yapılan işlemler aşılamadan ibaret. Beşinci gün kanınızdaki fazla kök hücreler ayrıştırılarak alınıyor ve yine kendi kanınız size aktarılıyor.

Beşinci adım:

Sadece kendiniz değil başkalarının da kök hücre bağışçısı olmasını sağlamak için çaba göstermeniz de bizim için ayrıca önemli.

Eğer, bir işyeri, sendika, STK, mahalle ve benzeri bir topluluğun parçasıysanız, yüz kişi organize olduğunuzda Kızılay’ın, seyyar bir “kan verme ünitesini” herhangi bir toplanma noktasına yollayabileceği de aklınızda olsun.

Yurt dışında yaşıyorsanız:

Yurt dışında yaşıyorsanız her şey çok daha kolay. Avrupa, Amerika, Kanada gibi ülkelerde genetik uyum için ağız içinizden tükürük alınıyor. Böylece birinci ve ikinci adımları geçmiş oluyorsunuz. Katılım için internetten tükürük verme kitini isteyebiliyorsunuz. Bir merkezde toplanıp, seyyar bir ekibin gelmesini sağlayabiliyorsunuz.

Yurt dışında Türkiyelilerin oluşturduğu STK platformlar, cami dernekleri, konfederasyonlar öncülük ederse, katılımı yalnızca kişilere değil topluluklara emanet etmiş olurlar. Çok daha hızlı ve yaygın sonuçlar elde ederiz.